24 Temmuz 2011 Pazar

İLETİŞİMDEKİ DÜĞÜM "EGO"

Hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır der C. Pavese. İnsan hep kendini arar, arayışını yanlış yerlerde sürdürür bilinçsizce. İnsan, kendi olmak istediğini, kendini aradığını sanır kendini aldatır, kendine aldanır. Aldanmak, aldatmak kestirmeden kolayca ulaşacağımıza inandığımız sahte kimliğimize ulaştırır bizi. Çünkü insanın gerçek tarafı olduğu şey değil, olmak istediği şeydir. Kendini olmak istediği şey haline getirmek kendini aramak değildir. Tam tersine kendini, kendinden başka yerlerde aramak kestirmeden gidiyoruz sanır iken  bambaşka biri olmaya giden taşlı yokuşlu bitip tükenmeyen sonu görünmeyen yollarda dolaşan bir gezgin yapar bizi. Sonunda yorgun düşeriz yollarda. Biraz dinlenir tekrar bir arayış içine gireriz, bu kaçılmazdır.
Bir önceki arayış denememizin yorucu ve sonuçsuzluğu karşısında daha dolambaçlı yollara saparız. Çıkmazlara girer yine girdaplarda kayboluruz. Hala olmak istediğimizi aradığımız içindir o çıkmazlar. Peki ya niye bir öncekinden daha dolambaçlıdır yolumuz? Dolambaçlı olması bizim kendimizi başka insanlarda aramızda gizlidir. Bazen bulduğumuzu da sanırız kendimizi. Ama yine sadece kendimiz gibi sandığımız olmak istediğimiz ama kendimizden çok uzak, belki de en uzakta olan biridir bulduğumuzu sandığımız.
Belki de gizliden gizliye gerçekten kendimizle yüzleşmeye, kendimizle iletişim kurmaya korkuyor olabilir miyiz? Korku küçümsenecek bir olgu değildir gayet insancıldır. Ama eğer ki bu korkumuz bizleri iletişimsizlikler içinde yaşamaya zorluyor ve bu toplumsal bir hale geliyorsa artık sadece korkudan ibaret değildir, bulaşıcı ölümcül bir hastalık halini almıştır. Önceleri zararsız gibi gözüken kendi kendimizle olan iletişimsizliğimizi hastalığın henüz belirti göstermeyen evreleri ile eşdeğerdir. Kendisi ile iletişimi kuramayan insanlar zamanla karşılıklı olarak birbirleriyle de iletişim kuramaz hale gelecek, iletişimsizlik sebebi bilinemeyen ölümcül sancılı hastalıklar gibi toplumsal bir boyuta ulaşacaktır.
Kendimizle yüzleşmeye karşı duyduğumuz korku bizleri başkaları üzerinden kendimizi bulma yoluna iter. Belki daha dolambaçlı uzun çıkmazlarla dolu yollarda ilerlememiz gerekir ama doğru yolu bulmamız kendimize ulaşmamız tamamen imkansız değildir. Bu noktada önemli olan kendimizi aradığımızı unutmadan arada bir hatırlamak, daha önceki başarısız denemelerimizdeki gibi bir başkası haline gelmemektir. Karşımızdakilerle doğru iletişimi kurmak bizi tekrar bir başarısız denemeden, bir başkası haline gelmekten kurtaracaktır.
Nedir bu doğru iletişim? İletişimi sağlayan sözcükler, sözcüklerin gücü, insanların kendilerinden bile gizledikleri hedefleri olan ilişki kurma ve ilişkileri güçlendirmenin en önemli faktörüdür. Karşılıklı olarak kullandığımız sözcükler, tarafların birbirini tam olarak aynı şekilde algılayamamasıyla sonuçlanabilir. Bu gibi durumlarda sözcüklere destek niteliğinde söyleyiş tarzımız öne çıkar. Söyleyiş tarzımız karşımızdaki insanlarda dinlendiklerini, umursandıklarını hissettirmelidir. Dinlemek anlamayı, anlamak anlayışı, umursamayı, paylaşımı ve öğrenmeyi doğurur. Bu öğeleri temelinde barındıran iletişim, güçlü, sağlıklı bir iletişimi oluşturur. Böyle bir iletişimin son halkası olan güven ise kendiliğinden oluşmuş olur. Güvenin oluştuğu iletişimler de görünmez bir bağlılık vardır. Bağlılığın kazanıldığı iletişimlerde ise ortaya “empati “ çıkar. Empati, karşındakinin yerine kendini koymak diye açıklansa da ilişkilerde sihirli bir etkisi vardır. Bu sihirli etki anlayış ve anlaşılma duygusunu güçlendirir.
Sözcüklerin gücünü belirleyen faktöre de değinmek gerek. Yapaylıktan uzak, dürüst açık sözcükler iletişimin olmazsa olmazıdır. Sözcüklerin gücü doğruluğundan açıklığından gelir. Küçüklüğümüzden itibaren çok açık olmamız öğretilmemiştir. O zamanlardan bu zamana gelen etkilerle birlikte karşımızdakilerin müneccim gibi açıkça söylemek isteyip söyleyemediklerimizi tahmin etmelerini bekleriz. Tahminlere bırakılan iletişimler birçok yanlış anlaşılmalara gebedir. Karşımızdakilerle tahminlere kalmadan iletişim kurabildiğimizde, kendimizle de kuracağımız iletişimin yolu açılmış olur. Önemli olan açık net dürüst olmayı öğrenmektir. Karşımızdaki insanlardan zayıflıklarımızı, kırılganlıklarımızı saklamadan, egomuzu devre dışı bırakarak, kuracağımız her iletişim içimizdeki kendimizle yüzleşme korkumuzu azaltacak zamanla yok edecektir. Hayat boyu sürdürdüğümüz arayışımız zayıflıklarda ve bu zayıflıklara karşı duran “egomuz da” gizlidir. Egomuz, kalın bir duvar gibi gerçekte olduğumuz kişinin görülmesini engeller, kendini çok seven ikinci plana düşmek istemeyen, yok olmaktansa ölesiye korkan egomuz dürüstlüğün en büyük düşmanıdır. Egomuz ikinci gizli kişiliğimizdir.  İçimizle, karşımızdaki insanlarla iletişimdeki en büyük engel, en büyük savunma ego savunmasıdır. İçerde veya dışarıda bu savunmayı çökerttiğimizde, zayıflıklarımızı kabul ettiğimizde, onları sözcüklere dökebildiğimiz anda artık kendimizi bulmuşuz demektir.
Egomuz göründüğü kadar kocaman aşılamaz bir kişilik değildir onu büyüten bizleriz küçülten ve yok eden de neden biz olmayalım. Kendimizle ve insanlarla şeffaf, açık, net olarak ölümcül ama öldürmeyen iletişimsizlik hastalığından da toplum olarak kurtulmayalım…
  
             Güner Deniz Ertoğlu

10 Temmuz 2011 Pazar

AĞLAMANIN YAŞATICI GÜCÜ

Gülmek ve ağlamak birbirine tıpkı et tırnak gibi bağlı olan iki hayati ve insani duygular değil midir? Bu soruya hepimiz “evet” diye cevap veririz şüphesiz.  Evet cevabı çok yetersiz değil midir? Bu yetersiz cevap bir soru daha doğurmaz mı? Doğurur ve herkes belki de bu yeni soruyu kendine sorar. Ama cevabından korkar ve sormamış gibi aklına gelmemiş gibi davranır. Peki bu yeni doğmuş zayıf güçsüz ama insanı yapısıyla çelişen güçlü etkisiyle korkutan soru nedir?
 “Ağlamayı mı gülmeyi mi tercih edersiniz sorusudur bu soru. Cevaplar ise bizlere çoğunlukla gülmenin ağlamaya tercih edildiğini gösterir. Hani gülmek ve ağlamak birbirinden ayrılmazdı dolayısıyla ikisinin de eşit derece de tercih edilir olması gerekmez mi yani? Bu soru bir anda çıkıverir ortaya ve sözlere dökülüverir isteseniz de engel olamazsınız. Bu yüzden de cevaplanması gerekir. Ama cevabı sanıldığı kadar kolay değildir. Düşünmeyi, derinlere inmeyi gerektirir. Herkes derinlere inmeyi, o derinlikte kaybolmayı, boğulmayı göze alamaz. Çoğumuz için derinlikler, boğulma riski hayatı boyunca girdiği risklerden zorluklardan çok daha risklidir.
 Peki bu riske girebilenler, muhtemelen ağlamayı  bilen, ağlamaktan utanmayanlardır. Evet, çoğumuz ağlamayı, ağlayan çocukları, insanları ayıplar ve zayıf insanlar olarak görür, hatta uzak  durmak isteriz. Uzak durma isteği anlaşılabilir bir istektir, insanlar mutluluğu arar ve  yaşadığı her an ve mutluluktan uzak olan  her şeyden arkalarına bakmadan kaçarlar.  İnsanlar için  söyledikleri gibi gülmek ve ağlamak birbirinden ayrılmaz hayati , insani duygular değildir. İnsanın elinden gelseydi ağlama duygusu şimdiye kadar tamamen ortadan kaldırılırdı.
Ağlamak zayıflık mıdır gerçekten? Nedir bize ağlamanın zayıflık olduğunu düşündüren? En çok ağlayanlar bebekler ve çocuklardır. Bebek anneye babaya muhtaçtır. Çocuklar da bebekler kadar olmasa da ağlamayı seçerler isteklerine ulaşmak için korunmaya yardıma muhtaçtırlar. İşte ağlamanın bize hatırlattığı bebekliğimize çocukluğumuzda gizlenen muhtaç olma duygusudur.
Aslında cevap toplumdadır. Toplum, ağlamayı insana yakışmayan, zayıflık belirtisi olduğunu gizliden zorla öğretir insana. Nasıl öğrendiğini bilmediği bu dayatılmış bilgi insanı katı sert bir hale getirir. Tıpkı robotlar gibi. Zamanımızın robotlaşmış, ağlayamayan insanları her şeyin bir tek gözyaşında gizli olduğunu, o minicik duygu damlasının mucize etkisiyle robotluktan insana geçişin yolu tek yolu olacağını göremezler. Göstermek isteyenleri de görmezden gelirler.
Kültürümüz, toplumumuz bu görmezden gelmeyi fazlasıyla destekler. Müziklerimiz, ezgilerimiz, şarkı sözlerimiz hep ağdalı hüzün doludur. İçimizdeki ağlama engelini aşmak için yardımcı olacağı yerde bizlerde tam tersi etki yapar. Asi, dünyaya isyan eder hale getirir bizleri. Ya da var olan isyanı güçlendirir, en üst seviyeye çıkarır.
O üst seviyelerden alt seviyelere inmek yılların birikimi ve toplumun etkileriyle nerdeyse imkansızlaşır. İsyan bayrakları dalgalanır havada olanca özgürlüğüyle. Aslında imkansız olmayanı imkansızlaştırırız. Kendi kendimizin en büyük düşmanı oluruz. Doğal olarak bunun da farkına varmayız.
Oysa ağlamayı bilmek , ağlayabilmek ve gülmeyi de unutmamak gerekir. Sadece lafta değil gerçekte de ağlamanın ve gülmenin birbirlerine ayıplanmayacak insani ve hayati bağlarla birbirine bağlı olduğunu görmeli ve görmeyen gözlere göstermeliyiz.Peki ama nasıl mı?
Bu iki duyguyu bir arada olanca gerçekliğiyle gözlerimizin önüne serer müzik ve sanat. Tiyatro, hayatın sahnelenen şeklidir ve gülen ve ağlayan surat simgeleriyle ağlamayı gülmekle eş tutar. Ya müzik? Görmek istemediğimiz gibi duymak da istemediğimiz için müziğinde tıpkı tiyatro ve sanatın her dalı gibi iki duygunun eş değerliliğini bizlere gösterdiğini göremez ve duyamayız.
Bugün dinlediğim bir şarkı Sezen Aksu klasiklerinden olan şarkı, ismiyle ve sözleriyle yeterince bu eşitliği vurgular ve bizlere görmemiz duymamız gerekeni inatla duyurup göstermek ister. Gelin daha fazla görmezden gelmeyelim… Yarattığımız körlükten kurtulalım... Belki de robotlaşan insan toplumunda bizi güçlü kılan veya yaşatacak olan ağlamamak değil, ağlayabilmektir. İşte sözlerime tercüman olan şarkı sözleri, bana daha fazla söz bırakmamakta… Peki ya sizlerde?
Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma
Ağlamak öfke delice nefret
Doruklarda aşk doyumsuz sevinç
Kahreden keder kısaca hayat
Ve nefesindir ve nefesindir
Ağlamak şu gelip geçici dünyada
Herşeye rağmen var olmak demek
Ağlamak yaşayan binlerce duygu
İnsanca ve çoşkulu güzel birşeydir
Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma
Ağlamak senin kara dünyada
Hala sevdiğin ve hissettiğin
Tüm güzelliğin ve çirkinliğinle
Var olduğundur
Ağlamak şu gelip geçiçi dünyada
Herşeye rağmen var olmak demek
Ağlamak yaşayan binlerce duygu
İnsanca ve çoşkulu güzel birşeydir.
            Güner Deniz Ertoğlu

2 Temmuz 2011 Cumartesi

ERDEM BİLMECESİ

Çoğu zaman anlamını bildiğimizi sanırız kullandığımız sözcüklerin… Ama biri bir anda ne demek tam olarak bu kullandığın sözcük dediğinde kendimizi açıklamaya çalışırken buluveririz. Biliyorsun işte bende biliyorum da açıklayamıyorum şuan deriz sonunda pes ederek...
Bugün yolda telaş içinde koşuşturan insanlara baktığımda, o hiç tanımadığım insanların yüzlerinden nasıl bir insan olabileceklerini anlamaya çalışırken yakaladım kendimi… İyi insanlar mıydı yoksa kötü mü? Benim iyi kötü diye varacağım yargılar ne kadar doğruluk payı içeriyordu? Kafamda sorular soruları kovalarken yanımdan gecen iki yabancının konuşmaları kafamdaki sorulardan hiç de uzak değildi. Onların sözleri bir soru daha doğuruverdi cevaplanmaya çalıştığım.
O sorudan önce konuşmalarına kulak kabarttığım konuşmayı aktarmalıyım. Biri hakkında konuştukları belliydi.
-İyi biri tanıdığım kadarıyla erdemli, alçak gönüllü ve dürüsttür Sen yanılış anlamışsındır.
-Yanlış anlamadığımı düşünüyorum hem erdem de neymiş? Dürüstlük mü bana güvenilmez biri hissini verdi.
Yanlarından geçerken duyduğum bundan ibaretti. Dürüstlük, alçak gönüllülük bildiğim o an sorulsa açıklayabileceğim kavramlardı. Peki ya erdem kavramı, erdemli olmak nedir denseydi düşünmem gerekecek belki de açıklayamayacaktım. İşte bu soru “erdem de neymiş?” sorusu kafamdaki soruları geri planda bıraktı. Kime erdemli deriz? Erdem dediğimiz davranışlar nelerdir? Cevaplamam gereken soru buydu.
Bu soruyu Sokrates de sormuştu kendisine. İyiyi kötüyü kesin çizgilerle ayırabilir miyiz diye sormuştu tıpkı benimde bugün kendime sorduğum gibi. Yunan düşünürü Protogoras, herkesin ölçüsünün kendisine göre olduğunu bu sebeple kesin çizgilerle iyi kötü arasında ayrım yapılamayacağını söyleyerek negatif bir yaklaşım sergilemiştir. Sokrates bu noktada ortaya yeni bir soru atmış iyi ve kötünün kişilere göre değiştiğini söylersek toplumu nasıl ayakta tutarız hangi değerlerin üstüne toplumu oturturuz diye sorarak karşı çıkmıştır Protogoras’a. Sokrates karşı çıkışını sorduğu soruya verdiği cevapla açıklar: Kişilerin içinde gizlenen, uyandırılmayı bekleyen ortak bir eğilimin iyilik olduğunu bu iyiliğin ortaya çıkmasının yolunun eğitim olduğunu söyler.  İnsanın kendisini tanıması gerektiğini, insanın kendisini bilmesinin erdemdir der. Erdemin iyilik gibi yapımızda gizlendiğini eğitimle bu erdemin gelişeceğini, bu gelişimin toplum için çok önemli olduğunu ileri sürer. Erdemsiz insanların devletinin yıkılmaya mahkum olduğunu da ekler.
Sokrates’in öğrencisi Aristippos’a göre yaşamın amacı olarak hazcılığı savunmuş bu düşüncesini Sokrates’in düşüncesiyle birleştirip yaşatmak istemiştir. Ona göre insanı insan eden duygudur ve buna bağlı olarak erdem, haz almakta ölçülü olmaktır.
Spinoza ise Aristippos’a tamamen karşı çıkar. Spinoza’ya göre erdem akla uygun davranmaktır. Erdemin tek temeli kendi koruma çabasıdır. Bunu netleştirmek için örnekler Spinoza. Bir çocuğun denize düştüğünü boğulduğunu gördüğümüzde atlayıp onu kurtarmak isteriz. Peki ya siz yüzme bilmiyorsanız? Sizin de çocuk gibi boğulma tehlikesi içine girersiniz. Boğulmasanız dahi üşütüp hastalanabilirsiniz. Böylece örneğin de erdemin akla uygun olması gerekliliğini net bir şekilde vurgular Spinoza.
Mandeville ise insan toplumunu ve erdemi bir arı kovanında inceler. İncelemesi bir hayli ilgi çekici bir öykü tadındadır. Arıları durmadan çalıştıran, güvendiren zengin eden örgütleyen örnek bir toplum haline getiren sebep erdemli olmak değil tam tersine erdemsiz olmaktır. Yükselme, ilerleme hırslara, çekemezliklere, kendini beğenmişliklere, aç gözlülüğe, zevk düşkünlüklerine dayanıyordu. Erdemsizlikle zengin olan bir arı, erdemsizliği gözlemleyerek “erdem elden gidiyor halimiz ne olacak diye haykırır ve diğer arıları etkiler. Bütün arılar erdemliliği arar ve özlem duyar. Erdemli arı kovanları çölden farksızdır. İşsizlik almış yürümüş, mahkemeler kapanmış, herkes az ile yetinip yaşar hale gelmiştir. Herkes aşırı zevklerinden sıyrıldığından arılar için çok az şey gereklidir artık. Lüks, düşünce sanatları söz bile edilmez olmuştur. İyi arılar savaşma güçlerini kaybetmiş düşmanlarda bundan faydalanma fırsatını kaçırmamışlardır. Canını kurtarabilen arılar kovanlara sığınmış erdem yoluyla mutluluğu bulmuşlardır. Mandeville, Sokrates’in tersine “erdemsizliklerimiz  olmazsa toplum gelişmez , insanın mutluluğu erdemsizliğe bağlıdır” der. Madeville’ye göre erdem, kendimizi başkalarının karşısında üstün görme çabasından ibarettir.
Zamanında anlaşılmayan filozof Nietzsche için ise erdem, insanın insanüstüne ulaşmak için harcadığı çabadır. İnsanı uysallaştıra kurttan kuzuya dönüştüren  her şeyin erdem diye görüldüğünü bunun ise korkaklıktan başka bir şey olamayacağını söyler Nietzsche. Şehveti, hükmetme isteğini, ve bencilliği üç  büyük kötülük olarak görüldüğünü de ekler. Ruhların ve bedenlerin keyiflenmelerine erdem der Nietzsche. Bu erdemi ancak sağlam ruh ve bedenlerin taşıyabileceğini söyler. İnsanı asileştiren bencilleştiren şeylere erdem denmeliydi der. Ve erdeme sıra dışı belki de anlaşılmaz bir bakış açısı kazandırır.
Friedrich HEGEL: Erdem, varlığın bilincidir.
KALLIKES: Erdem, güçsüzün işine gelendir
VOLTAIRE: Erdem, benzerine iyilik etmektir.
SARISTIPPOS: Erdem, haz almada ölçülü olmaktır.
SPINOZA: Erdem akla uygun davranmaktır
Joseph BUTLER: Kişinin kendi kendinin yargılamasıdır.
Immanuel KANT: Erdem bir içgüdü işi değil bir akıl işidir.
Max STIRNER: Erdem, kendi isteklerime benim uygunluğumdur.
SCHOPENHAUER: Erdem denmeye değer tek eğilim acımaktır 
LEIBNIZ: Erdem bir zorunluluktur şu halde erdemsizlik mümkün değildir.
BERKELEY: Erdem, sonsuz güçlü ruhun idrak ettirdiği bir fikirdir.
SARTRE: Hiç bir şey kişi oğlunu, kendinden, kendi benliğinden kurtaramaz
SOKRATES: Tek kesinlik, erdem bilgisindedir. Erdem öğrenilir. Kişiler bilmedikleri için kötüdürler. Erdem birdir, bölünmez, ayrılmaz. Erdem insanın kendini bilmesi, tanımasıdır.
MACCHIAVELLI: Sözünde durmak büyük bir erdemdir, ama bütün büyük işleri sözünde durmayanlar başarmışlardır
DESCARTES: Erdem düşünce ölçüsünü kullanmaktır. İyi sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz karardan ibarettir.

Net bir cevap vermek oldukça zor.Bütün düşünürler erdeme dair bazen uzun uzun anlattıkları bazen de tek bir cümlede özetledikleri düşüncelere sahiptirler.
Benim bugün cevap vermeye çalıştığım “erdem nedir?” sorusuna birçok cevap verilmiştir. Bu verilen cevapların yanına bende bir cevap ekleme gereği duyduğumdan, erdemin benim için ne olduğunu ifade etmeyi deneyeceğim. Benim için erdem ussaldır, insanı insan yapan usa dayanmalıdır erdem. Erdem Spinoza ile benzer düşündüğümü söylemek yanlış olmaz. Ama en güzel erdem tıpkı Sokrates’in dediği gibi insanın kendini tanıması ve bilmesidir.
Peki sizin için erdem nedir? Bir anda biri sizlere erdem nedir dediğinde yüzeysel bir cevaptan fazlasına sahip misiniz?
                                                             Güner Deniz Ertoğlu