27 Ağustos 2011 Cumartesi

GÖRÜNMEZİ GÖRÜNÜR KILAN ALGI

İnsan ilişkilerini başlatan ve sürmesini sağlayan en önemli unsur belki de bir anlık etkili bir etkileşimdir. Bir söz, bir hareket, bir mimik, görünmez küçük soyut hayaletimsi güçler çok büyük başlangıçlar ve başarılar yaratabilirler. Tek yapmamız gereken o hayaletimsi güçleri küçümsememek, görmezden gelmemek, görünmez olsalar da var olduklarını kabul etmek ve onları algılaya açık olmaktır.
Onları kabul etmek o hayaletimsi güçleri kendiliğinden algılanabilir hale getirir. O andan itibaren daha duyarlı, anlayışlı, daha barışçıl, sevecen, umutlu hale geliriz ve bunu sürdürmek bizim elimizdedir.
Bugün o hayaletimsi güçlerin görünmez olduğu kadar güçsüz olmadıklarına bir kez daha şahit oldum. Tek düşüncem televizyon kanallarının arasında dolanmaktan kurtulmak ve güzel bir akşam geçirmemi sağlayacak bir film izlemekti soğuk bira eşliğindeki cips ile… Elime gelen filmin isminin ne olduğuna dahi bakma gereği duymayışım da işte bu yüzden olsa gerekti…
Her filmde, tiyatro oyununda ve karşılıklı gerçekleştirilen her aktivite de olduğu gibi ilk bölümde olayların genel hatlarının çizildiği dolayısıyla izlenirken veya dinlenirken ciddiyet gerektirdiğini ve başını anlayamadığınızda sonunu da anlamayacağınızı bu yüzden de ilk bölümün devam niteliğindeki ikinci bölüme oranla daha önemli olduğunu söylemek çok da yanlış olmasa gerek. Derinlerde gizlenen bu düşüncem benim filmin adına bakmadan izlemeye başladığım filmin ilk yarısını izleyişime ciddiyet katmıştı bile.
Fakat bir filmin, tiyatro oyununun, karşılıklı gerçekleştirilen her aktivitenin ikinci bölümüne devam etmek isteyip istemediğinizi belirleyen tek etken aktivitenin kendisi değildir. İlk bölümün üzerinizde bıraktığı etki, yani film, tiyatro oyunu veya iletişim haline olduğunuz kişinin sizinle aranızda oluşan etkileşimin payının hayaletimsi, görünmez olması onu görmezden geleceğimiz anlamına gelmez. Derinlerdeki düşünceleriniz gibi, izlediğiniz film, tiyatro oyunu veya karşılıklı gerçekleşen her aktivite de olduğu gibi sizinle yaptığınız aktivite arasında algıya dayanan güçlü bir etkileşim durdurulamaz bir şekilde alır başını gider.
Benimde izlediğim Charlie Chaplin’nin “The Great Dictator” filmiyle aramda böylesine güçlü durdurulamaz bir etkileşim başlamıştı. Filmin ilk yarısında ciddiyetin ve bu etkileşimin en yoğun olduğuna inanan derin düşüncelerimi değiştirecek bir film ile karşı karşıyaydım. Bu etkileşim filmin son sahnesinde hiç olmadığı kadar beni sarıp sarmalayacak, kendimi son sahneyi tekrar geri sarıp izlerken bulacaktım.
Son sahne, filmin ilk bölümünü anlayamazsam ikinci bölümünü de anlayamam şeklinde sabitlenmiş, yerleşmiş düşüncelerimi bir kalemde silmişti. Son sahne, filmin en çok ciddiyeti hak eden, en etkileyici, film ile etkileşimimi film ile bütünleşmeye dönüştüren ve filmi unutulmaz klasikler arasına sokacak sahneydi.
İzlemeden, görsellikten uzak düşünülüp okunduğunda bile insanda “işte bu” dedirten bir bütünleşme yaşatacak derece de düşüncelerimizi yansıtan o sözler;
 Üzgünüm ben imparator olmak istemiyorum
Bu beni ilgilendirmiyor
Hükmetmek veya işgal etmek istemiyorum
Herkese yardım etmek istiyorum
Yahudi katolik siyah beyaz
Hepimiz birbirimize yardım etmek istiyoruz
Hiç kimseden nefret etmiyor hiç kimseyi aşağılamıyoruz
Bu dünyada herkese yer var
Hayat hür ve güzel olmalı
Biz doğru yoldan çıktık İktidar hırsı insan ruhunu zehirledi
Nefret duvarları ördü bizi mutsuzluğa ve insan kıyımına mahkum etti
Hızı keşfettik ama yerimizde sayıyoruz
Makineleşme bolluk yerine yokluk getirdi
Bilgimiz bizi saygısız ve yobaz yaptıcok düşünüp az hissediyoruz
Makineden cok insanlığa ihtiyacımız var
Beceriden cok iyiliğe ihtiyac duyuyoruz
Aksi takdirde şiddet galip gelecek ve hayat yok olacak
Uçak ve radyo bizi birbirimize yaklaştırdı
Bu icatların temelinde iyilik kardeşlik ve beraberlik var
Milyonlarca kadın umutsuz cocuk şuan sesimizi duyuyor
Masum insanlara işkence yapan hapse atanbir sistemin kurbanları o insanlar
Umutsuzluğa kapılmayın
Mutsuzluğumuzun sebebi hırslı kişilerin insanlığın ilerlemesinden korkmasıdır
Nefret geçer diktatörler ölür
HALKTAN ALDIKLARI İKTİDAR HALKA GERİ DÖNER İNSANLAR ÖLÜR HÜRRİYET ÖLMEZ
Askerler zorbalara teslim olmayın kendinizi koyun yerine koydurmayın
İnsanlıktan çıkmış beyni kalbi makineleşmiş kişilere teslim olmayın
Siz ne makine ne koyunsunuz siz insansınız
Esirlik için değil hürriyet için savaşın
Güç siz insanların elindedir
Bu güçle yaşamı hür ve güzel yapın
DEMOKRASİNİN VERDİĞİ GÜCÜ KULLANALIM
BİRLİK OLUP HARİKA BİR DÜNYA YARATALIM
HERKESE İŞ SAĞLAYAN, GENÇLERE UMUT YAŞLILARA GARANTİ VEREN BİR DÜNYA
YOBAZLAR BUNU VAAT EDEREK İKTİDARI ALDILAR YALAN SOYLEDİLER ZATEN ASLA SOZLERİNİ TUTMAZLAR
DİKTATÖRLER EN BÜYÜK HIRSLAR İÇİN HALKI KÖLELEŞTİRİRLER
DÜNYAYI KURTARALIM
HIRS KİN VE YOBAZLIĞI YÜRÜRLÜKTEN KALDIRALIM
AKLIN İDARE ETTİĞİ BİR DÜNYA İCİN SAVAŞALIM
 Bu sözler Charlie Chaplin’nin oyunculuğunu izlemeden de bütünleşme yaratma gücünü taşıyor. Fakat o bütünleşmeyi yaşamak için bu sözleri algılmaya, derinlerde yerleşmiş yargılarımızı yıkmaya hazır olmalıyız. Tek bir sözün, hareketin mimiğin çok büyük başlangıçlar ve başarılar yaratabileceğine dair umudumuzu korumayı başarmalıyız.
Aslında her şey görünmez hayaletimsi, görülmeyi bekleyen görünmezler de gizli değil midir? O görünmeyeni bir anda görünür kılacak anlarla olaylarla doludur hayat.Bazen bir filmde, bir söz de, bir bakışta, bir mimik de veya bir müzik de...
Güç, görünmezi görünür kılma gücü siz insanların elindedir. Belki de sadece bunu görebilmek ve kabul etmek büyük başlangıca veya başarılara doğru yola çıkmak için yeterlidir.
                 Güner Deniz Ertoğlu

20 Ağustos 2011 Cumartesi

BENİM BAŞI KUŞLU ÇOCUĞUM

Sekiz yaşında gözlük camlarının ardından dünyaya bakan, insanlar arasında kaybolmuş adeta görünmez çocuğum ben diye savundu kendini, kendisinin bile duymaya zorlandığı titrek sesiyle Ali. Karşısında yumruklarını olanca gücünle sıkmış, Ali’den üç kat iri cüssesiyle Koray, Ali’ye gözlerini dikmiş ilk yumruğunu sallamaya hazırlanıyordu. Oysa Ali’nin devrilmek için o yumruğa ihtiyacı yoktu. Korkudan titreyen dizlerinin sesi, kendisinin duyulamayan sesini bile bastırmıştı. Tek çare olarak elleriyle koruma kalkanı gibi yüzünü korumaya almaya çalışıyordu. Ali’nin Koray karşısındaki biçare acınası hali Koray’ın yumruk atma isteğini yok etmişti nerdeyse. Yumruk atması belki de karşısında kendisinden ölesiye korkarak durmaya çalışan Ali’yi kendisinden daha güçlü ilan edecekti. Kendisinin arkasında durup “vur hadi vur” tezahüratları yapanların sesleri gittikçe azalmıştı. .Sürekli dışlandıktan sonra güçlü oluşuyla kendisini kabul ettirdiği çevresini kaybetmekten, Ali’nin yumruk yemekten korktuğu kadar korkmaya başlamıştı. Azalan tezahüratlar gibi içinde de yumruk atma isteği kalmamıştı hiç, Koray da Ali gibi artık zil çalsa da bu durumdan kurtulsam diyordu ki beklenen zil çaldı. Tezahüratçılar, Koray ve tabiî ki Ali de derin bir oh çektiler.
Herkes sınıflarına dağılmaya başlamıştı bile. Koray da Ali’ye hadi iyi bakalım yırttın yine bakışı atarak uzaklaşmıştı. Sona kalan Ali yaşadığı bu bitmek bilmeyen korkulu on dakikadan sonra kendisinin yumruklanıp devrilmesini bekleyen çocuklarla aynı sınıfta derse girmek istemiyordu.
Sakinleşip yalnız kalıp, kendini toparlamaya ihtiyacı vardı. Okulun içini kaplayan sessizlikten bütün öğrencilerin derslerine girdiği anlaşılıyordu. Yalnızlığın ve sessizliğin sanıldığı kadar korkunç olmadığını hissediyordu bugüne kadar hiç hissetmediği kadar yoğun olarak. Okulun içinde okulun sahibi edasıyla dolaşıyordu ki kendisininkinden başka bir ayak sesi duydu. Ayak sesi duyulmaz hale geldiğinde saklandığı köşeden çıktı ve hiç kimseyle karşılaşma tehlikesi olmayan tamamen sessiz, huzurlu ve yalnız olabileceği yerin neresi olacağını düşünmeye başladı.
Bulmuştu bile. Bugüne kadar öğretmenlerinin sık sık gitmelerini tavsiye ettiği ama diğer çocuklar gibi bir kez bile merak etmediği okul içindeki tek yere kütüphaneye gidecekti. Adımlarını hızlandırdı. Adımlarının hızı düşüncelerinin akışını da hızlandırmıştı sanki. Kütüphane de yakalansa bile hiç kimsenin kızmayacağını düşünüyordu. Kütüphanenin kapısına görünmüştü bile. Adımları gibi düşüncelerini de durdu, gizli bir hazinenin kilidini açar gibi açtı kapıyı. Artık içerideydi. Kitap raflarına doğru yürüdü. Önce uzaktan baktı ne kadar çok kitap olduğuna şaşarak. Sonra yaklaştı, kitaplara dokunarak rafların arasında dolaşmaya devam etti. O kitapların içlerinde hayatın kendisi gibi canlı karakterlerin olduğunu, kitapların da bu yüzden dünyadaki en gerçek ve canlı nesneler saymanın çok da yanlış olmayacağını söylemişti öğretmenleri. Rafların arasında dolaşırken hatırladığı bu söz, içinde kitaplardan birini seçip inceleme isteği ile doldurdu.
İçindeki sese uydu o anda elinin altındaki kitabı raftan oturup incelemeye başladı kapağını. Kapakta inceleye inceleye kendisine benzetmeye başladığı bir çocuk vardı tek farkları çocuğun kafasına konmuş bir kuş olmasıydı. “Başı kuşlu çocuk” adındaki bu kitabın içinde anlatılan çocuk nasıl biriydi, kimdi hikayesi neydi bu başı kuşlu çocuğun? Çok merak etmişti hemen okumaya başladı. Okudukça şaşkınlığı artıyordu. Kendisine benzediğini düşündüğü çocuğun hikayesi de kendisininki gibiydi. Bu çocuk da yalnız kalmak istemiş, bütün gün okuldan kaçıp parklarda dolaşmıştı. Eve döndüğünde ise sandığı gibi yalnız olmadığını görmüştü aynaya baktığında. Saçlarının arasına gizlenmiş, yerinden çok da memnun görünen bir kuş vardı kafasının tam üstündeydi. Kovmayı denedi, bağırdı, ağladı, annesinden babasından yardım istedi. Ailesi neyin var çocuğum diyorlardı çünkü onlar kafasının üstüne tünemiş kuşu göremiyorlardı.
Ne kadar zamandır okuyordu. Ara verip saatin kaç olduğuna baktığında okulun çoktan boşaldığını havanın karardığını gördü. Okul boşaldıktan sonra okulun kapılarının kilitlenmişti ve kütüphane de olduğunu kimsenin bilmediğini, şimdi gerçekten tamamen yalnız kaldığını anlaması uzun sürdü. Okuldan çıkmanın bir yolunu bulmalıyım annemler çok merak edecekler diye hızla düşünüyor adımlarını da düşüncelerinin hızına uyduruyordu. Okul içinde kendisine yardım edecek kimse olmadığına emin olduktan sonra kütüphaneye geri döndü. Keşke benim başımda da bir kuş olsa ve beni uçarak buradan çıkarıp evime götürse diye düşünüyordu. Annemle babam her yeri ararlar ama akıllarına asla kütüphaneye bakmak gelmez. Hem beni çok merak edecekler, hem de çok kızacaklar bana. Başında bir kuş yoktu. Anne babasına haber gönderemez evine de gidemezdi. Onların beni bulmasını beklemekten başka çarem yoktu. Kütüphane de kitapların içinde yapılabilecek en iyi tek şey ise kitabımı okumaktı. Okudu, okumaktan yorulduğunda da kitabının üstünde uyuyakaldı.
Sabah uyandığında dün gece üç kitap bitirdiğini gördü kitapları yerlerine koyarken. Eve koştu annesiyle babasına olanları anlatması gerekiyordu. Tahmin ettiği gibi ailesi çok korkmuş, her yeri aramışlardı ama onu kütüphane de aramak akıllarına gelmemişti. Ali’ye sandığı kadar kızmamışlardı. Ali bundan cesaretle olanları anlattı.
“Kütüphanedeydim. Kitap okurken zaman nasıl geçti anlayamamışım. Sabaha kadar da üç kitap bitirdim, okurken de uyuyakalmışım. Hem de hiç korkmadım okuduğum kitaplarda benim gibi, bizler gibi karakterler vardı onlar yanımdaydı bütün gece hiç yalnız hissetmedim. O karakterler şuana kadar sahip olduğum arkadaşlarımdan daha yakındılar sanki bana tıpkı kırk yıllık dost gibiydiler diye Ali yaşadıklarını anlatırken anne babasındaki korku yerini şaşkınlığa bırakmıştı.
Karşılarında hiç tanımadıkları bir çocukla konuşuyorlardı sanki. Oğlum, Ali ne oldu sana böyle bir gecede bu ne bilmiş, bilgece sözler böyle derken yüzlerinden mutluluk ifadesi okunuyordu. Ali ailesini biraz daha şaşırtarak kendisine “Başı Kuşlu Çocuk” kitabını almalarını istedi. Okuyup bitirmişti o kitabı ama o ilk okuduğu, kendisini kitabın, kitap okumanın büyüsüyle tanışmasını sağlayan kitaptı ve bu büyüyü hatırlatması için o kitabın hep kendisinin olmasını istiyordu. Ailesi bunu seve kabul etti. Hatta oğlu için bir sürpriz yapıp bu kitap okuma isteğini desteklediğini göstermek istiyordu. İstediği kitabın yazarının bütün kitaplarını satın alıp küçük bir kütüphane yaratabilirdi. Bu güzel bir sürpriz olurdu. Fakat Ali’yi de ailesini de kitapları almaya girdikleri kitapçı da daha büyük bir sürpriz bekliyordu. “Başı kuşlu çocuk” kitabının yazarının imza günüydü. Ali yazarın bütün kitaplarını imzalattı. Çocukça bir heyecanla her bir imzalanan kitaplara bir dosta sarılır gibi sarılırken başına gelenleri bir kez daha yazara da anlattı. Yazar, okuma heyecanını yaşayan küçük okuyucusuna, çok okuyarak çok şey öğrenebileceğini hatta kendisinin de ilerde kitap yazabileceğini söyledi. Ali için bu hayal edebileceğinden de fazlaydı. Sadece gerçekten mi diyebildi.
Ali belki de gerçekleşmemesinden korktuğu bu yüzden de hayal bile edemediği hayalini gerçekleştirip, hayal etmeyi öğütleyen öyküler ve kitaplar yazdı. Kitapların hayal gücünü güçlendirmesinin yanında insanın kendisini anlayıp tanımasında en büyük yardımcısı olduğunu ve eğlenirken öğrettiğini ve her şeyden önemlisi bilinçli bireyler olma yolunda en sadık dost olduklarını yazdı.
Ali’nin okuduğu kitaplardan hatırladıkları bölük pörçük sahnelerden ibaretti. Ama net olarak hatırladığı okuyuşları ve okumanın üzerinde yarattığı hafifletici mutluluk duygusuydu. Ve bunu hatırlamanın kitap okumak ve o büyülü dünyalara dalmak için yeterli olduğunu her kitabını imzalayışında okuyucularıyla paylaşarak herkesin başına konması için başındaki kuşu serbest bıraktı.
Güner Deniz Ertoğlu

13 Ağustos 2011 Cumartesi

HAYAL ETMENİN, HİSSETMENİN, VAZGEÇMEMENİN GETİRECEĞİ BAŞARININ GÜCÜ

Televizyon kanalları arasında dolaşarak geçen bir geceydi ta ki her duyduğumda dinlemeye doyamadığım o sesi duyana kadar… Kumandanın sesi aç tuşuna durmaksızın basmakta ve kendimi o sese iyice kaptırmak isteğiyle dolup taşmaktaydım. O sesin büyüsüne kapılmış, tıpkı kendimi dünyaya kapatışım gibi sımsıkı kapattığım gözlerimden müziğin ruhumun derinliklerine inişini hissediyordum titreyerek… Yedi dakikalık müzik ziyafetinden sonra ruhum daha fazlasını istedikçe istemekte doymak bilmemekteydi…
O sesi, o müziği bir kere daha dinleyerek ruhumun doyuma ulaşacağını umuyordum.Dinledim, yetmedi…Bir daha ve bir kere daha….Olmuyor bunun sonu yoktu…Çıldırma sebebim olmak üzereydi…Sesin sahibi, ve sesin sahibinin hayatı, her şeyi bilmek, o sese dair her şeye ulaşmak belki de aradığım çözüm olabilirdi…Olmalıydı…
Araştırdım. Bu sesin sahibi Cem Adrian’dı.  Birçok başarısız şarkı yarışması deneyimi, konservatuara alınmaması gibi nadir bulunan muazzam sesine rağmen yüzüne kapanan kapılardan sonra müzikle ilgisi olmayan işlerle yaşamını sürdürüp yarı zamanlı olarak kahve falı bakarken müzikten yana aradığını bulmuştu bu ses umut etmeyi bırakmaya yakınken… Benim çocukluğumun vazgeçilmez şarkılarından biri olan “Arnavut Kaldırımı” şarkısını kendisiyle birlikte söylediğim Demet Sağıroğlu bu sesi Fazıl Say’a “muazzam bir ses” buldum diyerek haber verecekti. Fazıl Say sayesinde bugün ruhumun ve birçok kişinin ruhunun derinliklerine inecek ses ile tanışmış olacaktık…
Araştırdıkça bulduğum bilgiler beni sakinleştiriyor, çıldırma tehlikesinden giderek uzaklaştırıyordu. Ama o tehlike tamamen geçmiş değildi, hala varlığını hissettiriyordu… Biraz daha araştırmalıydım… Daha fazla bilgiye, belki de daha derinlerdeki özel, karakterine dair bilgilerine de ulaşmalıydım… Bulmak istediklerime ulaşmanın pek de kolay olmayacağını düşünüyordum oysa bütün aradıklarım karşımdaydı… Ve inanılamayacak kadar sıra dışıydı… İnsanlara saygı duyan, saygı çerçevesinde oturup sohbet eden, her selam verene karşılık vermekten çekinmeyen, gayet insancıl “gerçekten” halktan şeffaf biri olduğu fikri ortaktı… Belki de bu şeffaflığı, kendiyle barışık oluşu, sanat için sanat düşüncesini savunması ve bunu hissetmesi insanda huzuru  en derinlere inişini engellenemez kılıyordu… Kim bilir...
Biraz düşündüğümde, kendimce bir fikre sahip olduğumu fark ettim. Bu insanın sesinin o kadar derinlere inmesini sağlayan herkesten farklı nadir bulunan muazzam rastlanan sese sahip olmasının dışında başarısızlıklardan yılmamış, ummadık bir şekilde isteğine ulaştığında da kendisini popüler kültüre kaptırmamış insan olma özelliğinin belki de müziğinin de önüne geçiyordu.
Dinlediğimde ruhumun bu kadar derinliklerinde hissettiğim ilk sanatçı olması onu bende en başarılı ses ve sanatçı yapmaya yetmiş artmıştı bile.O sadece istediğini hayalini gerçekleştirmek istiyordu sanki...Sanki bana da hayallerimi gerçekleştirmem için güç ve huzur veriyordu...Ama nasıl? Ama nasıl oluyor da bu kadar derinlere iniyor ve şuana kadar dinlediğim en başarılı ses dedirtiyordu?Neydi başarı? Ya da bu sesin başarısı nasıl bir başarıydı?
 Başarı popüler kültür gibi çevremiz tarafından başarılı sayılmak mı?Cem Adrian’nın yüzüne kapanan kapılar bir başarısızlık mıydı? Ya da o sesi duyduğunda benim gibi hissetmeyip “hiç beğenmeyenlerin” bir daha dinlememek üzere o sesi duymazdan gelmeleri bir başarısızlık sayılır mıydı?
Kesinlikle sayılmazdı… Sayılmamalıydı… Çoğunlukça başarı olarak kabul edilmeyen sonuçlara “başarısızlık” etiketini yapıştırmamalı… Elimizde somut olarak bir belge, bir görüntü, bir sonuç, bir kanıt olmak zorunda mıdır başarılı sayılmamız için? Ellerlimiz bir belge veya sonuçtan yoksun bir halde olsa da birçok kazancımız olamaz mı? O kazançlar ise bir başarı sayılmaz mı?
Kesinlikle… Her kaybettiğimizi, başaramadığımızı sandığımız anlarda bile kaybın yanında görmek istemediğimiz için göremediğimiz bir kazanç, kazançlar gizlenir, fark edilmeyi bekleyen bir başarı, başarılar… Onu fark etmek bizim elimizde değil midir?
Koyduğumuz hedefler için attığımız her adım, zaman zaman geri adım atmamız gerekse de bizi durdurmadıkça, biz vazgeçmedikçe hep bizimledir. Asıl başarı vazgeçmemek de gizlenir…
İşte benim dinledikçe ruhumun derinliklerine sızan, o giz vazgeçmeyen ama yorgun sesti. İlk dinlediğimde bunu bilmiyordum. Ama hissediyordum… Cem Adrian sahip olduğu özel sesine, hissederek yazdığı sözlerle vazgeçmeyişini yansıtmıştı… Onu en başarılı sanatçı yapmam da, bütün başarılar gibi kendisinin başarısı da vazgeçmemesinde gizliydi… Anlaşılmamak, dışlanmak, hayalperest ilan edilmek, genel başarı normlarının dışına çıkabilmek, sıra dışı olup yokuş yukarı tırmanmaktan korkutup durdurmadıkça, vazgeçirmedikçe dışardan kabul görmeyen ama sahip olunabilecek en büyük başarı bizimledir… Önemli olan onu istemek ve sahip çıkmaktır tabiî ki vazgeçmeyerek… Başlamak için tek sahip olmamız gereken Cem Adrian ve diğer vazgeçmeyenler gibi biraz cesaret… Kaçımız biraz da hayalperestlik ile başlamaya ve vazgeçmemeye ve gerçekten başarıya, hayalimize hayallerimize ve  huzura hazırız?

                   Güner Deniz Ertoğlu

9 Ağustos 2011 Salı

ELLERİMİZDEN KAYIP GİDENLERE DAİR

Hayat, farkında olmadan akıp giden durdurulamayan süreç…  Yaşam,  yaşamak eylemini biz insanlar o kadar sıradanlaştırdık ki… Sabahları uyanmak, işe veya okula gidip gelmek ve günlük işlere koşuşturmakla geçen ve her geçen gün gittikçe sıradanlaştırdığımız ve her anının bir mucize olduğunu unuttuğumuz hayatları yaşarmış gibi yaparak bizlere verilen mucizeye yeterince sahip çıkabiliyor muyuz?
Değerini bilip, sahip olduğumuz mucizenin farkına ancak onu kaybettiğimizi sandığımızda ya da gerçekten kaybettiğimizde varabiliyoruz. Çok sevdiğimiz bir dostumuzla kavga ettiğimizde kaybetme korkusunu yaşıyor o dostun değerini hatırlıyor, kaybetmemek için çabalarken buluyoruz kendimizi… Ya da hastalandığımızda, sadece nefes almanın öneminin ne kadar büyük olduğunu, gayet sıradan saydığımız nefesin bizi yaşattığı gerçeğini bilinçli olarak fark ettiğimizde nefes alıp vermenin her şeyden önemli gerçek bir mucize olduğunu da anlamış oluyoruz. Bir kavga, bir hastalık, yeri doldurulabilecek dönüşü olan kayıplar bizim için küçük uyarıcılar sadece. Bizlere sahip olduğumuz yaşamın sıradan olmadığını fısıldıyorlar kulağımıza ufak uyarıcılık ve uyandırıcılıklarıyla.
İstesek de geri döndüremediğimiz sonsuza kadar vedalaşmak zorunda kaldığımız kayıplarımızda ise fısıltıdan çok daha güçlü, kulakları sağır eden çığlıklar gizlenir ki; işte o herkesin duyamadığı sadece ölüm denen zorunlu vedalaşmayı yaşayanların içlerinde duyabileceği çığlıkların yankısı yıllar geçse de bizlere kendini unutturmaz unutmak istesek de… Kendini unutturmayacak güce sahip olan en büyük kayıp sayılan ölüm, bizlere bir an dahi olsa bütün sahip olduklarımızın birer mucize olduğunu da unutturmaz. Bu yüzden temelli gidenin (ölenin) bizlere bıraktığı hayatla ilgili önemli dersi anlamamız, sindirmemiz, yaşamımızın en temel dersi haline getirmemiz uzun zaman gerektirir.
Bütün kayıpların içinde bize en çok acıyı verdiği gibi en önemli dersi veren kayıp “ölümdür”. Acısını içimize sığdırmayı başardıktan sonra her kayıp gibi ölümünde, acının ve kayıpların büyük küçük demeden bizleri güçlendirmesine izin vermek gerekir. En büyük kaybın bizi de öldürmesine izin vermemek, ona karşı güçlenebilmek, ölümün bizlere verdiği dersin yanı sıra en büyük kazançlarımızdan biri olacaktır.
Ölenler için belki de ölüm, çekilen acıların son bulmasıdır. Ölümün son iyiliğini yapması ve ölümden sonra bir daha ölümün olmamasıdır. Geride kalanlar içinse kabullenilmesi zor sancılı bir süreç ve kaybettiklerimizin sessizce gidişleri ile bizlere bıraktıkları hazine değerindeki unutulmaz anıların yanında her an farkında olacağımız bir hayattır. Kaybettiklerimizin bizlere bıraktıklarına baktığımızda ölümün de hayat gibi bizler için olduğunu anlamamız kaçınılmazdır. Ama belki de ölümden de zor olan, ölümü yaşamadan, sevdiklerimizi kaybetmeden sahip olduğumuz hazinelerin farkında olmaktır…
                         Güner Deniz Ertoğlu