11 Şubat 2012 Cumartesi

İLK KAHRAMANLARA

 Babasının omuzlarında hissettiği huzuru yakalayacağını umduğu başka omuzlara da yaslanmayı denemişti. Huzuru bulduğu anlarda olmuştu aslında. Ama hiçbiri babasının omuzu gibi değildi.
  Bundan daha doğal ne olabilir ki diyordu içindeki ses… Babası hayatının ilk erkeğiydi. Ağladığında, hastalandığında kendini hep onun kucağında bulmamış mıydı? Şımarıklık yapıp oyun istediğinde de babası onu omuzlarının üstüne çıkarmış ve dünyaya tepeden bakmıştı. Bu onu dünyada her şeyden çok eğlendirir ve şımartırdı.
  Her koşulda yanında olacağını hissettiği hayatının ilk erkeğine “ba-ba” diye seslendiği gün, babası doğru duyduğundan emin olamamış, tekrarlamasını istemişti. O da zevkle tekrarlamıştı ve “ba-ba” derken seslendiği insanın yüzündeki mutluluk, şaşkınlık ifadesini seyretmişti. Seyretmeye doyamadan babası onu tarifi imkansız bir çoşkuyla kucağına almış ve sürekli “baba” demesini istemişti küçük kızından.
  İlk adımlarını attığındaysa baba kucağından adım adım uzaklaştığının farkında değildi. O sıralar bunu da pek dert etmiyordu doğrusu. Tek derdi yürümekti. Kimsenin yardımı olmadan yapabildiği ilk şeydi yürümek.
İlk sözcüklerini ardı arkası kesilmeyen sözcükleri, ilk adımlarını ise diğer adımları takip etti. Ama bir değişiklik vardı. Düştüğünde ağladığında, eskisi gibi panikle yanına koşulmuyordu artık. Tam tersine “büyüdün artık kendi başına kalkabilirsin” deniyor ve kalkması bekleniyordu.
  Neydi bu büyümek? İyi bir şey miydi kötü mü? Babası kendisi için eskisi kadar endişelenmediği ve kucağına alıp omzuna yaslamadığına göre iyi bir şey olamazdı.
  Boyunun uzaması büyüdüğünün en belirgin göstergesi olmalıydı. Giysileri üstünde ya başkasının giysileri gibi duruyor ya da hiç olmuyordu üstüne… Bir anda büyüyebilir miydi ki? Kafasında “neden” diye başlayan çok soru vardı. Sorduğunda ise bazı soruların cevaplanması için erken olduğu söyleniyordu. Bazılarıysa cevaplanıyordu. Her cevaplanan soru bir başka” neden” ile başlayan soru doğuruyordu kafasında. Kısacası sorular bitmiyor cevaplar ise yetmiyordu. Tek bildiği büyümek istemediğiydi. Bu büyümek çok zor ve karmaşık bir şeye benziyordu.
Anaokuluna gitmeyi yeni şeyler öğreneceği söylendiği için kabul etti. Kafasındaki cevapsız soruların cevaplarını da orada öğrenebileceğini umuyordu. Orada yeni arkadaşları çok sevdiği öğretmen ablaları vardı. Ama babasını daha az vakit geçirebiliyordu. Oysa hep babasıyla birlikte olmak, yine omuzlarına oturmak dünyaya tepeden bakıp, dünyanın merkezinde hissetmek istiyordu. Bu yüzden bir yanı hep eksikti ama anaokuluna gitmekten memnundu.
Anaokulu bitmiş ilkokula gitme zamanı da çabuk gelmişti. Okuma yazma öğrenmek onun baba özlemini unutmasını az da olsa unutturmuştu. Söylediği sözlerin yazılışını görmek, okuyabilmek ve yazabilmek onun için yepyeni bir deneyimdi. Bir ilkti ve yine babası yanındaydı. Birlikte okuyorlar birlikte yazıyorlardı. Bu birliktelik eskiden babasını taklit edişini hatırlatmıştı. Babasını kitap okurken görür, eline bir çizgi roman alır babası kitabını bırakana kadar okurmuş gibi yapardı. Artık sadece resimlere bakmak zorunda değildi, babasıyla birlikte kitabını alıp okuyabilecekti.
 İlk başlarda taklitle başlayan, babasıyla vakit geçirmek amacı taşıyan okuma alışkanlık halini almıştı. Ortaokul ve lise yıllarında derslerle başa çıkamayıp kaçıp saklandığı sığınaktı okumak. Bunun farkına varan öğretmenlerin aileyi uyarmasıyla tıpkı okumayı sökerken olduğu gibi matematik başta olmak üzere bütün sayısal dersleri babasıyla çalışmaya çalışıyordu. Fakat bu çalışmalar babanın sabrının taşmasıyla sonlanıyordu.
Artık büyümek nasıl bir şeydi az çok biliyordu. Büyümek, başarılı olması gereken ve sayıları her geçen gün artan, zorlaşan dersler demekti. İnsanlara nasıl davranılması gerektiği bilmek çocukça ayıplanacak davranışlar sergilememek demekti. Nasıl gülüneceği, nasıl konuşulacağı, nasıl yemek yeneceği, her şeyin bir kuralı vardı. Çok fazlaydı bu kurallar aklında tutmakta zorlanıyordu. .Ama unuttuğunda babası aralarında anlaştıkları gizli bir dille ona hatırlatıyordu.  O dili tiyatro dönüşlerindeki sohbetlerinde veya okudukları kitaplar üstüne tartışırken yaratmışlardı.
 Aralarındaki paylaşımlarla yakaladıkları ortak dilden mi yoksa hayata gözlerini açtığında gördüğü ilk erkek olduğundan mı emin olamasa da babası onun kahramanıydı. Hayatı o kahramanla ve paylaştıkları anlarla doluydu. Onlarsız ve onsuz yaşamının anlamsızlaşacağını hissediyordu. 

Güner Deniz Ertoğlu

9 Şubat 2012 Perşembe

EN SABIRLI EN ANLAYIŞLI DOSTA DOĞRU....

Kafası karışmış, sorunlarıyla başa çıkamayanlara sorarsanız her zaman bir çözümüm olduğunu söylerler size… Hatta sadece bu kadar ile yetinmemem gerektiğini söylemek ister gibi benden çok iyi bir psikolog olacağını da eklerler sözlerine.
Bunu duymaktan içten içe mutlu olurum diyebilirim. Belki de bilirdim ki hayatta en zor en zahmetli olaydır insanlarla karşılıklı anlayışa dayanan bir iletişim kurmak ve o iletişime dayalı çözümler üretmek.
Psikolog olmaya en yakın adaylardan biri olduğumu duyduğumda işte bu yüzden yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme yayılırdı. Yardımcı olmaya çalıştığım insanların sayısı ve sözleri dünyadaki en zorlu şeyi başardığımı hissettirirdi ki, o his beni dünyanın en mutlu insanı yapmaya yeterdi.
İstisnalarda yok değildi hani. Kitaplardan ezberlenmiş, kalıplaşmış cümlelerle konuştuğumu söyleyenlerde vardı. Kızmaz, üzülmezdim bu sözlere. O sözlerin beni dünyanın en karamsar en mutsuz insan haline getirmesine asla izin vermezdim. Ama bende robot değildim sonuçta. Beni de kızdırabilecek sözler duyardım ki, onlardan bir tanesi gerçekten sinirimi gerçekten bozardı.
Anlaşılmadığını, soruna kolaylaştırıcı çözümler bulamadığımı hissedip, umutsuz gözlerle bana bakan kişinin kolaya kaçtığını düşündüren bir cümleydi bu. “Bana edebiyat yapma”.
Benim gibi mutlu olmak için her gün bir doz edebiyata ihtiyaç duyan birine söylenebilecek en büyük hakaretti sanki bu “edebiyat yapma” sözü. O andan itibaren yardımlaşma isteğimin azaldığını hissederdim. Edebiyatın gerçeklerden uzak, yüzeysel ve de içtenlikten uzak söylemler diye nitelendirilmesinin nasıl mümkün olabileceğini sorgulardım.
Sorgulamanın sonucu netlik kazanamazdı genelde. Karşımda oturan birinin olması, benim tek başınaymışım gibi derinliklere dalmama engel olurdu. Ama kısa süre içinde düşüncelerime odaklanabildiğim karşılıklı susuş anlarında, hastalıkların arttığı günümüzde insanların ilaca ihtiyaç duyması gibi bende edebiyata tıpkı hayata bağlayıcı bir ilaç gibi ihtiyaç duyduğumu ve bunu karşımdakinin anlamasının kolay olmadığını anlardım.
Karşımda, inatla ve inançla hayatın kitaplardaki gibi olmadığını savunan arkadaşıma anlayış gösterirdim. Edebiyatın hayatın bir parçası olduğunu, benim hayatımdaysa çok daha geniş bir yer kapladığını ve böylece hayatla daha kolay başa çıktığımı söyler lafı uzatmazdım. Çünkü bilirdim ki, edebiyat tavsiyeyle ya da zorla sevilecek, sevdirilebilecek bir şey değildi.
Arkadaşım, hayatın kitaplardaki gibi olmadığına beni inandırdığını düşündüğünden olsa gerek yine sohbetimizin başına dönmüştük. Ne yapmalıyım diyordu yine… Arkadaşımın tabiriyle yine edebiyat yapacaktım ama başka seçeneğim yoktu. Onun içinde bulunduğu benzer bir durumu şimdiye kadar hiç yaşamadığımı ama kitaplardan bu duruma çok uzak olmadığımı söyledim. Ben anlatınca buna dayanarak edebiyat yapıyor gibi gözüktüğümü ve böylece yardım etmekten çok uzaklaştığımı gördüm. Bu durumda sana birkaç kitap ismi verip okuyacağın bölümleri söyleyebilirim. Sen okuyup kendin düşünürsen durumunuzun benzeştiğine ve çözümün de oralarda gizlendiğine karar verebilirsin dedim. O kadar çaresizdi ki biraz önce hararetli bir şekilde savunduğu düşüncelerinin tersi yönünde davranmaya hazırdı.
Dediğimi yaptım. O da yaptı. Bir sonraki buluşmamız da bana bir özür borçlu olduğunu söyledi. Merakla yüzüne baktım. Sana bir daha “edebiyat yapma” demeyeceğim. Okudum söylediğin kitaplardaki bölümleri. Haklıydın. Durumlarımız benzeşiyordu. Önce anlaşıldığımı hissettim çünkü biri daha düşünüp ya da yaşayıp bunu yazmıştı. Sonra da çözmeye çalışmış ve kendi çözümünü de yazmıştı.
Benim sorunum için tamamen çözüldü diyemem ama eskisi gibi çözümsüz bir durumda değil artık dedi.
Edebiyat sandığım gibi laf kalabalığından, yüzeysellikten ibaret değilmiş. Gerçekten hayatın büyük bir parçasıymış dedi. Bu kadar net ve güçlü bir ifade beklemiyordum. Şaşırmıştım. Ama sevinmiştim de. Edebiyatın iyileştirici etkisini hissetmiş bir bağ kurmuştu. Bundan sonra çıkmaz yollarla eskisi kadar sık karşılaşmayacaktı. Sanırım o da bunun farkındaydı kısmen de olsa katkım vardı…
Edebiyat ise insanların bildiğini sanıp aslında bilmediklerini hatırlatmakta uzman olduğu bir alandı. İnsanlara hatırlatıyor, yardımcı oluyor ve bir daha ihtiyaç olana kadar sadık bir dost gibi bekliyordu. Arkadaşımda artık zor anlarında kendisini bekleyen o dostu tanımıştı. Bende yapabileceğim en kalıcı yardımı yapmıştım...

                            Güner Deniz Ertoğlu 

1 Şubat 2012 Çarşamba

DÜNYAYA MASUMİYET YAĞIYOR!

Çocuktum ilk kar yağdığında… Annemlerin dediğine göre ilk kez yağmıyordu kar. Ama benim için ilkti…. Çocuklara özgü bir coşkuyla cama yapışmış kar yağıyor diye hoplayıp zıplamaya başlamıştım…
Masumiyet yağıyor dünyaya küçük pamuksu yumuşaklığıyla diye düşünmüştüm… Öyle beyaz, öyle kuralsız savrularak yağıyordu ki…
Yollardaki kirliliği ve insan kalabalığını, birbirine çarpan insanların bakışlarındaki tersliği alıp götürüyordu sanki… Hatta trafik ışığı, trafik kuralları dinlemeyen bitmek bilmeyen trafiğe, sürücülere ölümcül korku salıp trafik kabusunu en aza indirgeyebilen bir mucizeydi kar…
Çocuk aklımla pek haksız da değildim hani… Yalnızca karlarda yuvarlandım mı üstüm başım hiç kirlenmez sadece ıslanırdı. Annemde belki bu yüzden kar yağdığında deli gibi atlayıp zıplamama, kar topu savaşı yapmama ve de kardan adam yapmama hiç mi hiç kızmaz gülümserdi…
Trafik ise su gibi akardı. Çocuk olup ilerlemek bitmek bilmeyen yollarda trafikte tıkılıp kalmak yok mu? Kar bütün araçlara hükmeden beyaz içinde bir melek olurdu benim için o zamanlar. Tabiî ki okulları da tatil ederdi kar…Hangimiz tatile hayır diyebiliriz ki hele çocuksak? Her ne kadar büyüsek de iş güç hayatın koşturmasına kapılsak da kar ve tatil her zaman yüzümüzde gizlenen çocuksu gülümsemeyi ortaya çıkarmaz mı?
Yardımlaşmaya katkısını da unutmayalım. İstanbul kar ile barışık yaşamaya alışan yerlerden tamamen ayrılır. İstanbul için kar deprem sel yangın gibi doğal afet kategorisine girdiğinden olsa gerek yardımlaşmalar artar. Normalde başıma bela alırım diyip veya deyimlerin veya atasözlerinin ardına sığınıp “aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyi seçen insanlar karda mahsur kalmış insanlara, kayan arabalara yardıma koşarlar. Kayan veya ilerleyemeyen arabanın arkasına geçip arabayı itmeye, arabanın her şeye rağmen kayıp o yardımseverleri de altına alma ihtimali dahi yardımlaşmaya engel olmaz.
Belki de bu sebepler bile kara masumiyeti yakıştırmak çok da yanlış olmasa gerek… Son birkaç gündür üstümüze aralıksız olarak masumiyet yağıyor… Son yılların en uzun süren kar yağışı ve soğuğu olduğu söyleniyor…Belki de başka yönden bakmayı deneyip karın ve soğuğun bizlere vermeye çalıştığı mesajı anlamaya çalışalım…Soğuk bizi ayıltıp kendimize getirmeye çalışırken, kar da soğuğu destekleyip masumiyetimizi, çocukluğumuzu ve yardımlaşmayı hatırlatmaya çalışıyor.En azından benim için…
Peki ya sizin için kar sadece bir hava olayı mı? Eğer değilse sizin için ne ifade ediyor? Eğer bilmiyorsanız keşfetmek çok kolay…. Sağlam bir çift ayakkabı, soğuk geçirmeyen bir mont, eldiven, atkı ve bere işte tüm ihtiyacınız bu. O pamuğumsu kar üstünüze yağarken karın neleri değiştirebildiğini veya sizlere ne ifade ettiğini fark etmeniz hiç de zor değil…
Karın sizin için anlamının ne olduğunu keşfetmeye çalışırken kayıp düşmekten de korkmayın çok, düşerken veya düştükten sonra size yardım edip kaldırmak için uzanan eller görecesinizJ Kar elleri birbirine bağlayıp, bizleri çocukluğumuza götürüp eskiyen hayallerimizi güçlendirip masumiyet parçacıkları düşürüyor üzerimize… O parçacıklardan payımıza düşeni almak ya da almamak bütün mesele bu… Almak o kar parçasını büyütmek kocaman bir kartopu yapmak ya da o küçücük parçanın su damlası misali yok olmasını izlemek…
Dünyaya masumiyet yağıyor ıslanmaya var mısınız?

                Güner Deniz Ertoğlu


Karın masumyeten çok zorluk getirdiği Van'ı da unutmamalııyız!Onlara da el uzatmalıyız!

20 Ocak 2012 Cuma

BIRAKIN TEKNOLOJİ NEFES ALSIN! ARTIK GÜNAH KEÇİSİ OLMASIN!

İçinde bulunduğumuz çağa “Teknoloji Çağı” dersek çok da yanlış bir tanımlama yapmamış oluruz. 1894’te İtalyan mucit Guglielmo Marconi’nin telgrafın türevi radyoyu icat etmesiyle başlayan süreç diğer birçok teknolojik gelişmenin de yolunu açmıştır. 1800’lü yılların sonundan itibaren telefonun televizyonun ve de bilgisayarın icadı ile gelişmeler birbirini takip etmiştir.
Birinci ve ikinci dünya savaşı zamanlarında vazgeçilmez bir iletişim aracı olan radyonun yerini televizyon almıştır. İlk televizyonlarda görüntünün titrek ve noktalar halinde siyah beyaz ve tek kanaldan ibaret oluşu kalitesinin şimdiyle kıyaslanması gelişimi gözler önüne serer. İzlenebilecek kanalların sayısının artması, her eve televizyon girmesi ve siyah beyaz ekranın yerini renkli ekranın almasıyla televizyon vazgeçilmezlik özelliğini kazanmıştır.
Telefonun cepte taşınacak kadar küçülmesi yeterince şaşırtıcı bir yenilikken, telefonların iletişimi sağlama dışındaki radyo, renkli ekran, çeşitli melodiler, ses kaydı, video izleme, internete bağlanma, oyun görüntülü görüşme gibi özellikler içermesiyle vazgeçilmez eğlence aracı haline gelmesi kaçınılmaz bir hal almış ve insanların hayatının bir parçası olmuştur.
Son 30 yıl içinde takibi zorlaştıran bir hızda gelişen teknolojik gelişmeler ilk başlarda insanın hayatını kolaylaştırmasıyla çabucak benimsenmiştir. Fakat bilgisayarın hayatımızda edindiği yer diğer teknolojik gelişmelerin hepsinden daha büyüktür. Başlangıçta bilgisayar hesap işlemlerini kolaylaştıran bir nesneden ibaretti. Tıpkı abaküs gibi… Fakat hızlanan ve kapasitesi artan gelişmiş bilgisayarlar hesap işlemlerinden çok daha fazlasını gerçekleştirmeye başlamışlardır. Tıpkı telefonun gelişimindeki gibi bilgisayarlarda oyun oynanabilen, dosya, fotoğraf saklanıp gönderilebilen, dünyanın diğer bir ucunda hiç tanımadığın insanlarla iletişim kurma şansını yaratabilen, kalın veya ulaşılması yanında taşınması zor kitapları bilgileri bir tık ile önümüze getirebilen bir icat haline gelmiştir.
Ardı arkası kesilmeyen gelişmeler sonucunda ise teknolojiden bihaber olarak yaşayanların garipsendiği bir “Teknoloji Çağını” yaşıyoruz. Televizyondaki dizi veya programlar, internetteki video veya resimler, cep telefonlarındaki sınırsız mesaj ve konuşma paketleri kampanyalar ahtapot misali dört bir yanımızdan bizleri sarıp sarmalamış durumda. İşte bütün bunları teknoloji kavramı altında topladığımızda ise ortaya bütün suçun teknolojiye atıldığı “teknolojinin bağımlılık yaratarak insan ilişkilerini zayıflattığı” anlatan cümleler en sık kurulan cümlelerden biridir.
Bu noktada insanların kolaya kaçıp teknolojiyi yoğun olarak da bilgisayarı günah keçisi haline getirmesinin çok da gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Şuan ismini hatırlayamadığım bir yazarın röportajı da benim bu düşüncemi güçlendirmekte. Teknolojiden kaynaklandığı iddia edilen iletişimsizliğin insanlık tarihinde var olduğunu, bu iletişimsizlikten kaynaklanan katliamlar, haksızlıklar, savaşlar, ikiyüzlülükler ile dolu bir tarihin olduğunu işaret ediyordu yazarın sözleri. Bizler sadece teknolojiye bütün suçu atarak vicdanlarımızı temizlemeye ve böylece rahat rahat yaşamımızı sürdürmeyi tercih ediyoruz.
Asıl yapmamız gereken ise yaşadığımız iletişim sorunlarını tek tarafa yıkmadan, biz insanlardan kaynaklandığını fark etmek ve kabul etmek değil de nedir?
Bunu kabul ettiğimizde teknolojinin gerekliliğini, faydalarını ve zararlarını çok daha mantıklı bir şekilde görebiliriz.
Örneğin istediğimizde elimizin altında bulunan bilgiler, hiç tanışma şansımız olmayan insanlarla tanışmamız ve de oyunların makul miktarda faydalanıldığında hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını biz izin vermedikçe bize iletişimsizlik şeklinde veya başka türlü bir zarar veremeyeceğini görmemiz için yeterli olacaktır.
Burada bahsettiğim oyunların faydası garipsenebileceğinden biraz açıklama gereği duyuyorum yazımı bitirmeden önce. Oyunlar bizim hayatın gerçekliğinden kaçmamıza yardımcı olurlar. Herkesin, her gün biraz gerçeklikten kaçma ihtiyacı duyar. Hayatta başa çıkamadığımız bir sorunu, oyun oynarken aştığımız sanal engelle aşmış gibi hissederiz. Oyunu gerçekleştirir, gerçeği de oyunlaştırırız. Bunu makul miktarlarda yaptığımızda ki bu miktarı belirlemek bizim elimizdedir, hayatımızda yaratacağı etkiyi küçümseyemeyiz.
Hayattaki her şeyin iyi ve kötü yanları vardır. Teknoloji çok sık tartışılanlardan biridir sadece. Kendimce bu tartışmaya fikrimi katmak ve çözümün de elimizde olduğunu yazmak istedim. Ve belki de biraz teknolojiyi günah keçisi olmaktan kurtarmak…

  Güner Deniz Ertoğlu 

8 Ocak 2012 Pazar

KAĞIT VE KALEM İLE YOLCULUĞUM

Tanınan yazarlar da kendi kendine bir şeyler karalayanlar da mutlaka en azından bir kez “ben niye yazıyorum” sorusunu kendi kendine sormuştur. Soru değişmez fakat soruş zamanları değişkendir.

İlkokul yıllarımda belki daha da önceden aile fertlerini gözlemleme oyunu oynardım. Okuma yazma öğrendikten sonra ise bu gözlemlerimi tekerlemeleri andıran şiir denemeleriyle yazıya dökmeyi de oyunumun bir parçası haline getirmiştim. Şiir denemelerimin çok da başarılı olduğunu söyleyemem fakat yazdıklarımı okuyan aile fertlerinin tepkilerine dayanarak gözlemlerimin gerçeğe oldukça yakın olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. İlkokul yıllarımda karaladıklarıma bu açıdan baktığımdan olsa gerek, kendime o zamanlar “ben neden yazıyorum” sorusunu sormamış gözlemlerimin güçlü olduğuna görmekle yetinmiştim.

Ortaokul lise yıllarımda yazmaya dair hatırladıklarım ise birkaç öykü yarışması ve dergilerde yazdıklarımın yayınlanması ve bütün bunları takiben yazmaya devam etmemi şiddetle tavsiye eden Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimden ibaret. O yıllarda da dergilerde ismimi görmek, yarışmalara katılmak ve benim yazma konusunda yeteneğim olduğuna inanan öğretmenlerin sözlerini duymak ve inanmak yolundan devam etmişim.
Üniversite yıllarında hep artık bir birey olduğumuz, her yaptığımızdan sorumlu olduğumuza dair birçok şey söylendi. Fakat söylenenler arasından tek hatırladığım“Artık çocuk değilsiniz” sözleriydi. Bu o güne kadar duyduğum en güzel cümle olduğu kadar belki her şeyi başlatan ve ertelenmekten bıkmış, inatla sorulmayı bekleyen o soruyu sormamın tam zamanı olduğunu da gösteren cümleydi.

Bekleneni yaptım ve o soruyu bende kendime sordum. “Ben neden yazıyorum?” Soruyu serbest bıraktığımda ilk hissettiğim mutluluk ile karışık kabulleniş duygusuydu. Evet, ben kalem ve kağıdın dostluğuyla büyümüştüm. Belki de bu sebepten en çok bu soruyu sormak ve de cevabını bulmak ve buna dair yazmak istiyordum.
Cevabı henüz bilmiyordum. Ama cevabın kolay ulaşılır olmayacağına dair bir önyargıya sahip olduğumu hissediyordum… Cevabı kolay olan soruları sormak da kolaydır ertelemeden. Oysa bu soru çok daha önce sorulması gereken gecikmiş bir soruydu. Cevabı da kolay olmamalıydı, üstüne düşünmeli, derinliklere dalınmalıydı.

Derinliklere daldığımda, kitaplarla geçmiş bir çocukluktu ilk gördüğüm. Sonrasında ise okuduğum yazarlar ve eserleri. O yazarları sanki kendimden daha iyi tanıyordum. Bu bir bakıma doğruydu. O yazarlar kendilerini benim kendimi tanıdığımdan daha iyi tanıyorlardı. Kendilerini ve çevresini tanıyan ve çevreleri tarafından biraz da anlaşılmadığını düşünen bu yazarlar rüzgara karşı yürüyüp yazarak anlaşılır olmayı ummuşlardı. Çoğu, yazdıklarının okunduğunu, artık onları anlayan bir kitleye sahip olduklarını görememişti ama umdukları, hayalleri gerçekleşmişti.
“Ben onlar kadar cesaretli miydim Rüzgara karşı yürüyebilmiş miydim” veya onlardan biri olabilecek miydim ve benzeri birçok soruya göğsümü gere gere verebileceğim bir “evet” cevabım yoktu ve hala da yok. Okuduğum eserler, o eserleri yazan yazarlar, o yazarların hayatlarının benim kendimi tanımamda ve gecikmiş soruya dair yazmakta olduğum yazıma yaptıkları katkıyı ifade edebilecek bir sözcüğüm de yok hala.  Bunlar yolculuğumu sürdüren tatlı belirsizlikler.

İrili ufaklı belirsizliklere rağmen birçok şeyde netleşiyor benim için. Her yazı, her roman, her öykü bir yerlere ya da kendine doğru yapılan bir yolculuktu. Bende her okuduğumda kendime doğru yapmış olduğum yolculuğun sonuna biraz daha yaklaştım. Şimdi yolculuk bitti artık diyebilmeyi isterdim ama o yolculukların büyüsü içimde yer ettiğinden beri yolculukların bitmesini istemediğimi ve istediğim sürece de bitmesinin imkansız olduğunu hissediyorum.
Bu nokta da önemli olan, ertelenmiş soruyu sormuş cevabını bulmuş olmamdı. Bende kendimi tanımadığımı ve anlaşılmadığımı hissetmiş, yazarlar ve eserleriyle kendimi tanıma yolculukları yapmıştım. İnsanın kendini tanıma yolculuğunun kolay kolay bitmeyeceğini de anlamıştım yolculuklar sırasında. Bu yolculuklarda bir son yoktu.
Sonu olmayan yolculuklara yeni yolcuların katılmasını, karşılıklı olarak benim onları, onların da beni yeni yollara çıkarmasını umuyorum tıpkı diğer yazanlar gibi.

Her ne kadar yolculukların sonu olmasa da yazan yolcu kendisini bekleyen okuyan ve de anlayan bir durakta duraklamak ister. Durakladığı yerlerde bulduğu yolcular onu yeni yolculuklara çıkışının kapısını açar. Birbirini bulan yolcular için yolculuklar sonsuzdur.

Güner Deniz Ertoğlu

31 Aralık 2011 Cumartesi

YENİ YETMEZ YEPYENİ BİR YIL LAZIM:)

 Bir yıldan diğer bir yıla geçerken en çok duyulan iki sözcüktür. Biri “Yılbaşı” diğeri ise “Yeni Yıl.” Aynı günü, aynı olayı ifade eden bu sözcüklerin insan üzerindeki etkisi ise sanıldığı gibi aynı değil. “Yeni Yıl” sözünün insanlarda daha çok heyecan, daha çok mutluluk, daha çok umut verici etkisi olduğunu gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim.

  Bu güçlü etkinin “Yeni” kelimesinde gizlendiğini söylemenin çok da yanlış olamadığını düşünüyorum. Toplumumuzun gerçekten yeniliğe açık olduğu kesimleri var fakat bu kesimin dışında kalanlar için yenilik y ada yenilikçi olmak pek de hoş karşılanmaz. Bunun sebebi ise alışagelinen düzenin bozulması konusundaki isteksizlikte ve bunu takiben bozulan düzenin yerine gelecek olan yeni düzenin belirsizliğinde yatar.

  Eski alıştığımız düzenden, alışkanlıklarımızdan arınmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını anladığımız da ise eskiyi de yeniyi de içinde barındıran yenimsi bir düzen yaratırız. Sadece gözümüzün görebileceği ama temelde eskiliğini koruyan küçük değişimler yaratırız. Yıllardır kullandığımız masa örtülerimizi ya da perdelerimizi değiştiririz. Koyu tonlarda kullandığımız perde ve örtülere sahipsek onları açık tonlarda örtülerle değiştiririz ve evimizin aydınlandığını, evin havasının tamamen değiştiğine dair cümleler kurarız.Ya da yeni yıla geçişlerden sonra  son rakamı değiştirerek 2000'i 2001 veya 2011'i 2012 yaparız. 
Gerçekten “yeni veya yenilik” var mıdır diye içten içe sorarız kendimize. Üstünü yeni örtülerle örttüğümüz masamız hala eskidir. Bunun farkındayızdır. Yaşımız, yaşantımız, beklentilerimiz, algılayışlarımız değil midir ki eskiyeni de yeniliği de yeni kıldıran?

  Ama gerçekten bizlere yeni gelen bilmediklerimizdir. Bilmediklerimizi her öğrenişimiz de yeniden eskiye doğru adım adım yol alırız.Yeni yılın yeniliği de eskiye doğru gidişinde çok yol katetmiştir. Ama hala yenilikçi olma ruhunu korumaktadır. Tıpkı değişen masa örtüsündeki gibi yeni yılında geride bırakacağımız yıldan çok da farklı olmayacağının farkındayız.
Ama yeni sözcüğünün büyüsüne inancımızı sürdürdüğümüz sürece bilmediklerimiz ve bilinmezlikler hep var olacak. Belki de böylece kapımız hep yeniliğe aralık olacak. Taa ki öğrenmeyi, merak etmeyi ve en önemlisi umut etmeyi tamamen bırakana kadar yeni ve yenilik biz, insanlar için tamamen eskiye dönüşüp eskilere karışmayacak.

Yeni yılın veya diğer bir diyişle yılbaşının yeni başlangıçlara, yeni beklentilere, yeni algılara, yeni bilinmezlere belki de en önemlisi sadece gözümüzün görmesiyle yetinmediğimiz yepyeni yenilikleri beraberinde getirmesini ve bunları herkesin yepyeni hiç eskimeyen coşkuyla karşılamasını ve paylaşmasını dilemeliyiz.

  Benim yeni yıldan dileğim bu. Peki ya sizin yeni yıl için, yeni yıl ruhuna uyan hep yepyeni kalacak dileğiniz ne? Hala vakit varken yepyeni dileğinizi bulmaya hazır mısınız? 

  Bu yazıyı okuyan, okumayan herkese iyi yıllar:)



Güner Deniz Ertoğlu

23 Kasım 2011 Çarşamba

Bloglar konuşmasın artık çığlık atsın!

Blogu olan konuşuyor? İyi mi yoksa kötü mü üzerine düşünceler...

Dünyaya geldiğimizi ilan edercesine bastığımız çığlık ve bunu takiben isteklerimizi aynı çığlıkla elde ettiğimiz birkaç ay hayatımızda hep geriye dönmek istediğimiz zaman dilimlerinden biridir.
Sonra bu zaman dilimini yıllar sonra keşke ile başlayan cümlelerle anımsar ve o zamana dönmek için yok edilemez bir özlemle yaşamaya çalışırız.
Çünkü o çığlık hayata karşı savunmasız olduğumuz halde verdiğimiz en güçlü tepkidir. Zamanla ilk olarak ailemizden öğrendiğimiz kurallar sesimizi kısar, çevremiz kısık sesle yaşamamız gerektiğini var gücüyle destekler. Artık yüksek sesle konuşmak,  tepkiler vermek veya çığlık atarak ağlamak bize değil çocuklara yakışan bir tepkiden ibarettir.
İçten içe isyan edip “Yeter artık! Konuşacağım! Gerekirse çığlık atacağım kim ne derse desin! diyenlere cevap “Şişşt bir duyan olacaktır… Sağır, dilsiz yaşamaya karar verenler için sessizliği bozup çığlık atan insan tehlikenin en büyüğüdür.
Tehlike geçici olarak geçer ama insanın içinde patlamaya hazır bir yanar dağ patlamak için en uygun zamanı kollamaktadır. İşte bu noktada sosyal medya ve bloglar en büyük kurtarıcımızdır. İçimizdeki yangını bir nebze olsun söndürür binlerce düşünce, duygu ortalığa dökülür. Bloglara içini dökenler hafifler, blog okuyucuları da yalnız olmadığını hisseder.
Blogu olan konuştukça, bu bloglar okundukça iyi kötü karşılaşır, kıyaslanır yeni iyiler, yeni kötüler yaratılır. Blogu olan konuşmalı…Blogu gören de okumalı…Yeni fikirler..Yeni tezler..
Yeni antitezler doğmalı….Ve tez ve antitezin sentezleriyle ortak yolu bulmalı…

Güner Deniz Ertoğlu