11 Şubat 2012 Cumartesi

İLK KAHRAMANLARA

 Babasının omuzlarında hissettiği huzuru yakalayacağını umduğu başka omuzlara da yaslanmayı denemişti. Huzuru bulduğu anlarda olmuştu aslında. Ama hiçbiri babasının omuzu gibi değildi.
  Bundan daha doğal ne olabilir ki diyordu içindeki ses… Babası hayatının ilk erkeğiydi. Ağladığında, hastalandığında kendini hep onun kucağında bulmamış mıydı? Şımarıklık yapıp oyun istediğinde de babası onu omuzlarının üstüne çıkarmış ve dünyaya tepeden bakmıştı. Bu onu dünyada her şeyden çok eğlendirir ve şımartırdı.
  Her koşulda yanında olacağını hissettiği hayatının ilk erkeğine “ba-ba” diye seslendiği gün, babası doğru duyduğundan emin olamamış, tekrarlamasını istemişti. O da zevkle tekrarlamıştı ve “ba-ba” derken seslendiği insanın yüzündeki mutluluk, şaşkınlık ifadesini seyretmişti. Seyretmeye doyamadan babası onu tarifi imkansız bir çoşkuyla kucağına almış ve sürekli “baba” demesini istemişti küçük kızından.
  İlk adımlarını attığındaysa baba kucağından adım adım uzaklaştığının farkında değildi. O sıralar bunu da pek dert etmiyordu doğrusu. Tek derdi yürümekti. Kimsenin yardımı olmadan yapabildiği ilk şeydi yürümek.
İlk sözcüklerini ardı arkası kesilmeyen sözcükleri, ilk adımlarını ise diğer adımları takip etti. Ama bir değişiklik vardı. Düştüğünde ağladığında, eskisi gibi panikle yanına koşulmuyordu artık. Tam tersine “büyüdün artık kendi başına kalkabilirsin” deniyor ve kalkması bekleniyordu.
  Neydi bu büyümek? İyi bir şey miydi kötü mü? Babası kendisi için eskisi kadar endişelenmediği ve kucağına alıp omzuna yaslamadığına göre iyi bir şey olamazdı.
  Boyunun uzaması büyüdüğünün en belirgin göstergesi olmalıydı. Giysileri üstünde ya başkasının giysileri gibi duruyor ya da hiç olmuyordu üstüne… Bir anda büyüyebilir miydi ki? Kafasında “neden” diye başlayan çok soru vardı. Sorduğunda ise bazı soruların cevaplanması için erken olduğu söyleniyordu. Bazılarıysa cevaplanıyordu. Her cevaplanan soru bir başka” neden” ile başlayan soru doğuruyordu kafasında. Kısacası sorular bitmiyor cevaplar ise yetmiyordu. Tek bildiği büyümek istemediğiydi. Bu büyümek çok zor ve karmaşık bir şeye benziyordu.
Anaokuluna gitmeyi yeni şeyler öğreneceği söylendiği için kabul etti. Kafasındaki cevapsız soruların cevaplarını da orada öğrenebileceğini umuyordu. Orada yeni arkadaşları çok sevdiği öğretmen ablaları vardı. Ama babasını daha az vakit geçirebiliyordu. Oysa hep babasıyla birlikte olmak, yine omuzlarına oturmak dünyaya tepeden bakıp, dünyanın merkezinde hissetmek istiyordu. Bu yüzden bir yanı hep eksikti ama anaokuluna gitmekten memnundu.
Anaokulu bitmiş ilkokula gitme zamanı da çabuk gelmişti. Okuma yazma öğrenmek onun baba özlemini unutmasını az da olsa unutturmuştu. Söylediği sözlerin yazılışını görmek, okuyabilmek ve yazabilmek onun için yepyeni bir deneyimdi. Bir ilkti ve yine babası yanındaydı. Birlikte okuyorlar birlikte yazıyorlardı. Bu birliktelik eskiden babasını taklit edişini hatırlatmıştı. Babasını kitap okurken görür, eline bir çizgi roman alır babası kitabını bırakana kadar okurmuş gibi yapardı. Artık sadece resimlere bakmak zorunda değildi, babasıyla birlikte kitabını alıp okuyabilecekti.
 İlk başlarda taklitle başlayan, babasıyla vakit geçirmek amacı taşıyan okuma alışkanlık halini almıştı. Ortaokul ve lise yıllarında derslerle başa çıkamayıp kaçıp saklandığı sığınaktı okumak. Bunun farkına varan öğretmenlerin aileyi uyarmasıyla tıpkı okumayı sökerken olduğu gibi matematik başta olmak üzere bütün sayısal dersleri babasıyla çalışmaya çalışıyordu. Fakat bu çalışmalar babanın sabrının taşmasıyla sonlanıyordu.
Artık büyümek nasıl bir şeydi az çok biliyordu. Büyümek, başarılı olması gereken ve sayıları her geçen gün artan, zorlaşan dersler demekti. İnsanlara nasıl davranılması gerektiği bilmek çocukça ayıplanacak davranışlar sergilememek demekti. Nasıl gülüneceği, nasıl konuşulacağı, nasıl yemek yeneceği, her şeyin bir kuralı vardı. Çok fazlaydı bu kurallar aklında tutmakta zorlanıyordu. .Ama unuttuğunda babası aralarında anlaştıkları gizli bir dille ona hatırlatıyordu.  O dili tiyatro dönüşlerindeki sohbetlerinde veya okudukları kitaplar üstüne tartışırken yaratmışlardı.
 Aralarındaki paylaşımlarla yakaladıkları ortak dilden mi yoksa hayata gözlerini açtığında gördüğü ilk erkek olduğundan mı emin olamasa da babası onun kahramanıydı. Hayatı o kahramanla ve paylaştıkları anlarla doluydu. Onlarsız ve onsuz yaşamının anlamsızlaşacağını hissediyordu. 

Güner Deniz Ertoğlu

9 Şubat 2012 Perşembe

EN SABIRLI EN ANLAYIŞLI DOSTA DOĞRU....

Kafası karışmış, sorunlarıyla başa çıkamayanlara sorarsanız her zaman bir çözümüm olduğunu söylerler size… Hatta sadece bu kadar ile yetinmemem gerektiğini söylemek ister gibi benden çok iyi bir psikolog olacağını da eklerler sözlerine.
Bunu duymaktan içten içe mutlu olurum diyebilirim. Belki de bilirdim ki hayatta en zor en zahmetli olaydır insanlarla karşılıklı anlayışa dayanan bir iletişim kurmak ve o iletişime dayalı çözümler üretmek.
Psikolog olmaya en yakın adaylardan biri olduğumu duyduğumda işte bu yüzden yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme yayılırdı. Yardımcı olmaya çalıştığım insanların sayısı ve sözleri dünyadaki en zorlu şeyi başardığımı hissettirirdi ki, o his beni dünyanın en mutlu insanı yapmaya yeterdi.
İstisnalarda yok değildi hani. Kitaplardan ezberlenmiş, kalıplaşmış cümlelerle konuştuğumu söyleyenlerde vardı. Kızmaz, üzülmezdim bu sözlere. O sözlerin beni dünyanın en karamsar en mutsuz insan haline getirmesine asla izin vermezdim. Ama bende robot değildim sonuçta. Beni de kızdırabilecek sözler duyardım ki, onlardan bir tanesi gerçekten sinirimi gerçekten bozardı.
Anlaşılmadığını, soruna kolaylaştırıcı çözümler bulamadığımı hissedip, umutsuz gözlerle bana bakan kişinin kolaya kaçtığını düşündüren bir cümleydi bu. “Bana edebiyat yapma”.
Benim gibi mutlu olmak için her gün bir doz edebiyata ihtiyaç duyan birine söylenebilecek en büyük hakaretti sanki bu “edebiyat yapma” sözü. O andan itibaren yardımlaşma isteğimin azaldığını hissederdim. Edebiyatın gerçeklerden uzak, yüzeysel ve de içtenlikten uzak söylemler diye nitelendirilmesinin nasıl mümkün olabileceğini sorgulardım.
Sorgulamanın sonucu netlik kazanamazdı genelde. Karşımda oturan birinin olması, benim tek başınaymışım gibi derinliklere dalmama engel olurdu. Ama kısa süre içinde düşüncelerime odaklanabildiğim karşılıklı susuş anlarında, hastalıkların arttığı günümüzde insanların ilaca ihtiyaç duyması gibi bende edebiyata tıpkı hayata bağlayıcı bir ilaç gibi ihtiyaç duyduğumu ve bunu karşımdakinin anlamasının kolay olmadığını anlardım.
Karşımda, inatla ve inançla hayatın kitaplardaki gibi olmadığını savunan arkadaşıma anlayış gösterirdim. Edebiyatın hayatın bir parçası olduğunu, benim hayatımdaysa çok daha geniş bir yer kapladığını ve böylece hayatla daha kolay başa çıktığımı söyler lafı uzatmazdım. Çünkü bilirdim ki, edebiyat tavsiyeyle ya da zorla sevilecek, sevdirilebilecek bir şey değildi.
Arkadaşım, hayatın kitaplardaki gibi olmadığına beni inandırdığını düşündüğünden olsa gerek yine sohbetimizin başına dönmüştük. Ne yapmalıyım diyordu yine… Arkadaşımın tabiriyle yine edebiyat yapacaktım ama başka seçeneğim yoktu. Onun içinde bulunduğu benzer bir durumu şimdiye kadar hiç yaşamadığımı ama kitaplardan bu duruma çok uzak olmadığımı söyledim. Ben anlatınca buna dayanarak edebiyat yapıyor gibi gözüktüğümü ve böylece yardım etmekten çok uzaklaştığımı gördüm. Bu durumda sana birkaç kitap ismi verip okuyacağın bölümleri söyleyebilirim. Sen okuyup kendin düşünürsen durumunuzun benzeştiğine ve çözümün de oralarda gizlendiğine karar verebilirsin dedim. O kadar çaresizdi ki biraz önce hararetli bir şekilde savunduğu düşüncelerinin tersi yönünde davranmaya hazırdı.
Dediğimi yaptım. O da yaptı. Bir sonraki buluşmamız da bana bir özür borçlu olduğunu söyledi. Merakla yüzüne baktım. Sana bir daha “edebiyat yapma” demeyeceğim. Okudum söylediğin kitaplardaki bölümleri. Haklıydın. Durumlarımız benzeşiyordu. Önce anlaşıldığımı hissettim çünkü biri daha düşünüp ya da yaşayıp bunu yazmıştı. Sonra da çözmeye çalışmış ve kendi çözümünü de yazmıştı.
Benim sorunum için tamamen çözüldü diyemem ama eskisi gibi çözümsüz bir durumda değil artık dedi.
Edebiyat sandığım gibi laf kalabalığından, yüzeysellikten ibaret değilmiş. Gerçekten hayatın büyük bir parçasıymış dedi. Bu kadar net ve güçlü bir ifade beklemiyordum. Şaşırmıştım. Ama sevinmiştim de. Edebiyatın iyileştirici etkisini hissetmiş bir bağ kurmuştu. Bundan sonra çıkmaz yollarla eskisi kadar sık karşılaşmayacaktı. Sanırım o da bunun farkındaydı kısmen de olsa katkım vardı…
Edebiyat ise insanların bildiğini sanıp aslında bilmediklerini hatırlatmakta uzman olduğu bir alandı. İnsanlara hatırlatıyor, yardımcı oluyor ve bir daha ihtiyaç olana kadar sadık bir dost gibi bekliyordu. Arkadaşımda artık zor anlarında kendisini bekleyen o dostu tanımıştı. Bende yapabileceğim en kalıcı yardımı yapmıştım...

                            Güner Deniz Ertoğlu 

1 Şubat 2012 Çarşamba

DÜNYAYA MASUMİYET YAĞIYOR!

Çocuktum ilk kar yağdığında… Annemlerin dediğine göre ilk kez yağmıyordu kar. Ama benim için ilkti…. Çocuklara özgü bir coşkuyla cama yapışmış kar yağıyor diye hoplayıp zıplamaya başlamıştım…
Masumiyet yağıyor dünyaya küçük pamuksu yumuşaklığıyla diye düşünmüştüm… Öyle beyaz, öyle kuralsız savrularak yağıyordu ki…
Yollardaki kirliliği ve insan kalabalığını, birbirine çarpan insanların bakışlarındaki tersliği alıp götürüyordu sanki… Hatta trafik ışığı, trafik kuralları dinlemeyen bitmek bilmeyen trafiğe, sürücülere ölümcül korku salıp trafik kabusunu en aza indirgeyebilen bir mucizeydi kar…
Çocuk aklımla pek haksız da değildim hani… Yalnızca karlarda yuvarlandım mı üstüm başım hiç kirlenmez sadece ıslanırdı. Annemde belki bu yüzden kar yağdığında deli gibi atlayıp zıplamama, kar topu savaşı yapmama ve de kardan adam yapmama hiç mi hiç kızmaz gülümserdi…
Trafik ise su gibi akardı. Çocuk olup ilerlemek bitmek bilmeyen yollarda trafikte tıkılıp kalmak yok mu? Kar bütün araçlara hükmeden beyaz içinde bir melek olurdu benim için o zamanlar. Tabiî ki okulları da tatil ederdi kar…Hangimiz tatile hayır diyebiliriz ki hele çocuksak? Her ne kadar büyüsek de iş güç hayatın koşturmasına kapılsak da kar ve tatil her zaman yüzümüzde gizlenen çocuksu gülümsemeyi ortaya çıkarmaz mı?
Yardımlaşmaya katkısını da unutmayalım. İstanbul kar ile barışık yaşamaya alışan yerlerden tamamen ayrılır. İstanbul için kar deprem sel yangın gibi doğal afet kategorisine girdiğinden olsa gerek yardımlaşmalar artar. Normalde başıma bela alırım diyip veya deyimlerin veya atasözlerinin ardına sığınıp “aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeyi seçen insanlar karda mahsur kalmış insanlara, kayan arabalara yardıma koşarlar. Kayan veya ilerleyemeyen arabanın arkasına geçip arabayı itmeye, arabanın her şeye rağmen kayıp o yardımseverleri de altına alma ihtimali dahi yardımlaşmaya engel olmaz.
Belki de bu sebepler bile kara masumiyeti yakıştırmak çok da yanlış olmasa gerek… Son birkaç gündür üstümüze aralıksız olarak masumiyet yağıyor… Son yılların en uzun süren kar yağışı ve soğuğu olduğu söyleniyor…Belki de başka yönden bakmayı deneyip karın ve soğuğun bizlere vermeye çalıştığı mesajı anlamaya çalışalım…Soğuk bizi ayıltıp kendimize getirmeye çalışırken, kar da soğuğu destekleyip masumiyetimizi, çocukluğumuzu ve yardımlaşmayı hatırlatmaya çalışıyor.En azından benim için…
Peki ya sizin için kar sadece bir hava olayı mı? Eğer değilse sizin için ne ifade ediyor? Eğer bilmiyorsanız keşfetmek çok kolay…. Sağlam bir çift ayakkabı, soğuk geçirmeyen bir mont, eldiven, atkı ve bere işte tüm ihtiyacınız bu. O pamuğumsu kar üstünüze yağarken karın neleri değiştirebildiğini veya sizlere ne ifade ettiğini fark etmeniz hiç de zor değil…
Karın sizin için anlamının ne olduğunu keşfetmeye çalışırken kayıp düşmekten de korkmayın çok, düşerken veya düştükten sonra size yardım edip kaldırmak için uzanan eller görecesinizJ Kar elleri birbirine bağlayıp, bizleri çocukluğumuza götürüp eskiyen hayallerimizi güçlendirip masumiyet parçacıkları düşürüyor üzerimize… O parçacıklardan payımıza düşeni almak ya da almamak bütün mesele bu… Almak o kar parçasını büyütmek kocaman bir kartopu yapmak ya da o küçücük parçanın su damlası misali yok olmasını izlemek…
Dünyaya masumiyet yağıyor ıslanmaya var mısınız?

                Güner Deniz Ertoğlu


Karın masumyeten çok zorluk getirdiği Van'ı da unutmamalııyız!Onlara da el uzatmalıyız!