20 Ocak 2012 Cuma

BIRAKIN TEKNOLOJİ NEFES ALSIN! ARTIK GÜNAH KEÇİSİ OLMASIN!

İçinde bulunduğumuz çağa “Teknoloji Çağı” dersek çok da yanlış bir tanımlama yapmamış oluruz. 1894’te İtalyan mucit Guglielmo Marconi’nin telgrafın türevi radyoyu icat etmesiyle başlayan süreç diğer birçok teknolojik gelişmenin de yolunu açmıştır. 1800’lü yılların sonundan itibaren telefonun televizyonun ve de bilgisayarın icadı ile gelişmeler birbirini takip etmiştir.
Birinci ve ikinci dünya savaşı zamanlarında vazgeçilmez bir iletişim aracı olan radyonun yerini televizyon almıştır. İlk televizyonlarda görüntünün titrek ve noktalar halinde siyah beyaz ve tek kanaldan ibaret oluşu kalitesinin şimdiyle kıyaslanması gelişimi gözler önüne serer. İzlenebilecek kanalların sayısının artması, her eve televizyon girmesi ve siyah beyaz ekranın yerini renkli ekranın almasıyla televizyon vazgeçilmezlik özelliğini kazanmıştır.
Telefonun cepte taşınacak kadar küçülmesi yeterince şaşırtıcı bir yenilikken, telefonların iletişimi sağlama dışındaki radyo, renkli ekran, çeşitli melodiler, ses kaydı, video izleme, internete bağlanma, oyun görüntülü görüşme gibi özellikler içermesiyle vazgeçilmez eğlence aracı haline gelmesi kaçınılmaz bir hal almış ve insanların hayatının bir parçası olmuştur.
Son 30 yıl içinde takibi zorlaştıran bir hızda gelişen teknolojik gelişmeler ilk başlarda insanın hayatını kolaylaştırmasıyla çabucak benimsenmiştir. Fakat bilgisayarın hayatımızda edindiği yer diğer teknolojik gelişmelerin hepsinden daha büyüktür. Başlangıçta bilgisayar hesap işlemlerini kolaylaştıran bir nesneden ibaretti. Tıpkı abaküs gibi… Fakat hızlanan ve kapasitesi artan gelişmiş bilgisayarlar hesap işlemlerinden çok daha fazlasını gerçekleştirmeye başlamışlardır. Tıpkı telefonun gelişimindeki gibi bilgisayarlarda oyun oynanabilen, dosya, fotoğraf saklanıp gönderilebilen, dünyanın diğer bir ucunda hiç tanımadığın insanlarla iletişim kurma şansını yaratabilen, kalın veya ulaşılması yanında taşınması zor kitapları bilgileri bir tık ile önümüze getirebilen bir icat haline gelmiştir.
Ardı arkası kesilmeyen gelişmeler sonucunda ise teknolojiden bihaber olarak yaşayanların garipsendiği bir “Teknoloji Çağını” yaşıyoruz. Televizyondaki dizi veya programlar, internetteki video veya resimler, cep telefonlarındaki sınırsız mesaj ve konuşma paketleri kampanyalar ahtapot misali dört bir yanımızdan bizleri sarıp sarmalamış durumda. İşte bütün bunları teknoloji kavramı altında topladığımızda ise ortaya bütün suçun teknolojiye atıldığı “teknolojinin bağımlılık yaratarak insan ilişkilerini zayıflattığı” anlatan cümleler en sık kurulan cümlelerden biridir.
Bu noktada insanların kolaya kaçıp teknolojiyi yoğun olarak da bilgisayarı günah keçisi haline getirmesinin çok da gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Şuan ismini hatırlayamadığım bir yazarın röportajı da benim bu düşüncemi güçlendirmekte. Teknolojiden kaynaklandığı iddia edilen iletişimsizliğin insanlık tarihinde var olduğunu, bu iletişimsizlikten kaynaklanan katliamlar, haksızlıklar, savaşlar, ikiyüzlülükler ile dolu bir tarihin olduğunu işaret ediyordu yazarın sözleri. Bizler sadece teknolojiye bütün suçu atarak vicdanlarımızı temizlemeye ve böylece rahat rahat yaşamımızı sürdürmeyi tercih ediyoruz.
Asıl yapmamız gereken ise yaşadığımız iletişim sorunlarını tek tarafa yıkmadan, biz insanlardan kaynaklandığını fark etmek ve kabul etmek değil de nedir?
Bunu kabul ettiğimizde teknolojinin gerekliliğini, faydalarını ve zararlarını çok daha mantıklı bir şekilde görebiliriz.
Örneğin istediğimizde elimizin altında bulunan bilgiler, hiç tanışma şansımız olmayan insanlarla tanışmamız ve de oyunların makul miktarda faydalanıldığında hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını biz izin vermedikçe bize iletişimsizlik şeklinde veya başka türlü bir zarar veremeyeceğini görmemiz için yeterli olacaktır.
Burada bahsettiğim oyunların faydası garipsenebileceğinden biraz açıklama gereği duyuyorum yazımı bitirmeden önce. Oyunlar bizim hayatın gerçekliğinden kaçmamıza yardımcı olurlar. Herkesin, her gün biraz gerçeklikten kaçma ihtiyacı duyar. Hayatta başa çıkamadığımız bir sorunu, oyun oynarken aştığımız sanal engelle aşmış gibi hissederiz. Oyunu gerçekleştirir, gerçeği de oyunlaştırırız. Bunu makul miktarlarda yaptığımızda ki bu miktarı belirlemek bizim elimizdedir, hayatımızda yaratacağı etkiyi küçümseyemeyiz.
Hayattaki her şeyin iyi ve kötü yanları vardır. Teknoloji çok sık tartışılanlardan biridir sadece. Kendimce bu tartışmaya fikrimi katmak ve çözümün de elimizde olduğunu yazmak istedim. Ve belki de biraz teknolojiyi günah keçisi olmaktan kurtarmak…

  Güner Deniz Ertoğlu 

8 Ocak 2012 Pazar

KAĞIT VE KALEM İLE YOLCULUĞUM

Tanınan yazarlar da kendi kendine bir şeyler karalayanlar da mutlaka en azından bir kez “ben niye yazıyorum” sorusunu kendi kendine sormuştur. Soru değişmez fakat soruş zamanları değişkendir.

İlkokul yıllarımda belki daha da önceden aile fertlerini gözlemleme oyunu oynardım. Okuma yazma öğrendikten sonra ise bu gözlemlerimi tekerlemeleri andıran şiir denemeleriyle yazıya dökmeyi de oyunumun bir parçası haline getirmiştim. Şiir denemelerimin çok da başarılı olduğunu söyleyemem fakat yazdıklarımı okuyan aile fertlerinin tepkilerine dayanarak gözlemlerimin gerçeğe oldukça yakın olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. İlkokul yıllarımda karaladıklarıma bu açıdan baktığımdan olsa gerek, kendime o zamanlar “ben neden yazıyorum” sorusunu sormamış gözlemlerimin güçlü olduğuna görmekle yetinmiştim.

Ortaokul lise yıllarımda yazmaya dair hatırladıklarım ise birkaç öykü yarışması ve dergilerde yazdıklarımın yayınlanması ve bütün bunları takiben yazmaya devam etmemi şiddetle tavsiye eden Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimden ibaret. O yıllarda da dergilerde ismimi görmek, yarışmalara katılmak ve benim yazma konusunda yeteneğim olduğuna inanan öğretmenlerin sözlerini duymak ve inanmak yolundan devam etmişim.
Üniversite yıllarında hep artık bir birey olduğumuz, her yaptığımızdan sorumlu olduğumuza dair birçok şey söylendi. Fakat söylenenler arasından tek hatırladığım“Artık çocuk değilsiniz” sözleriydi. Bu o güne kadar duyduğum en güzel cümle olduğu kadar belki her şeyi başlatan ve ertelenmekten bıkmış, inatla sorulmayı bekleyen o soruyu sormamın tam zamanı olduğunu da gösteren cümleydi.

Bekleneni yaptım ve o soruyu bende kendime sordum. “Ben neden yazıyorum?” Soruyu serbest bıraktığımda ilk hissettiğim mutluluk ile karışık kabulleniş duygusuydu. Evet, ben kalem ve kağıdın dostluğuyla büyümüştüm. Belki de bu sebepten en çok bu soruyu sormak ve de cevabını bulmak ve buna dair yazmak istiyordum.
Cevabı henüz bilmiyordum. Ama cevabın kolay ulaşılır olmayacağına dair bir önyargıya sahip olduğumu hissediyordum… Cevabı kolay olan soruları sormak da kolaydır ertelemeden. Oysa bu soru çok daha önce sorulması gereken gecikmiş bir soruydu. Cevabı da kolay olmamalıydı, üstüne düşünmeli, derinliklere dalınmalıydı.

Derinliklere daldığımda, kitaplarla geçmiş bir çocukluktu ilk gördüğüm. Sonrasında ise okuduğum yazarlar ve eserleri. O yazarları sanki kendimden daha iyi tanıyordum. Bu bir bakıma doğruydu. O yazarlar kendilerini benim kendimi tanıdığımdan daha iyi tanıyorlardı. Kendilerini ve çevresini tanıyan ve çevreleri tarafından biraz da anlaşılmadığını düşünen bu yazarlar rüzgara karşı yürüyüp yazarak anlaşılır olmayı ummuşlardı. Çoğu, yazdıklarının okunduğunu, artık onları anlayan bir kitleye sahip olduklarını görememişti ama umdukları, hayalleri gerçekleşmişti.
“Ben onlar kadar cesaretli miydim Rüzgara karşı yürüyebilmiş miydim” veya onlardan biri olabilecek miydim ve benzeri birçok soruya göğsümü gere gere verebileceğim bir “evet” cevabım yoktu ve hala da yok. Okuduğum eserler, o eserleri yazan yazarlar, o yazarların hayatlarının benim kendimi tanımamda ve gecikmiş soruya dair yazmakta olduğum yazıma yaptıkları katkıyı ifade edebilecek bir sözcüğüm de yok hala.  Bunlar yolculuğumu sürdüren tatlı belirsizlikler.

İrili ufaklı belirsizliklere rağmen birçok şeyde netleşiyor benim için. Her yazı, her roman, her öykü bir yerlere ya da kendine doğru yapılan bir yolculuktu. Bende her okuduğumda kendime doğru yapmış olduğum yolculuğun sonuna biraz daha yaklaştım. Şimdi yolculuk bitti artık diyebilmeyi isterdim ama o yolculukların büyüsü içimde yer ettiğinden beri yolculukların bitmesini istemediğimi ve istediğim sürece de bitmesinin imkansız olduğunu hissediyorum.
Bu nokta da önemli olan, ertelenmiş soruyu sormuş cevabını bulmuş olmamdı. Bende kendimi tanımadığımı ve anlaşılmadığımı hissetmiş, yazarlar ve eserleriyle kendimi tanıma yolculukları yapmıştım. İnsanın kendini tanıma yolculuğunun kolay kolay bitmeyeceğini de anlamıştım yolculuklar sırasında. Bu yolculuklarda bir son yoktu.
Sonu olmayan yolculuklara yeni yolcuların katılmasını, karşılıklı olarak benim onları, onların da beni yeni yollara çıkarmasını umuyorum tıpkı diğer yazanlar gibi.

Her ne kadar yolculukların sonu olmasa da yazan yolcu kendisini bekleyen okuyan ve de anlayan bir durakta duraklamak ister. Durakladığı yerlerde bulduğu yolcular onu yeni yolculuklara çıkışının kapısını açar. Birbirini bulan yolcular için yolculuklar sonsuzdur.

Güner Deniz Ertoğlu