31 Aralık 2011 Cumartesi

YENİ YETMEZ YEPYENİ BİR YIL LAZIM:)

 Bir yıldan diğer bir yıla geçerken en çok duyulan iki sözcüktür. Biri “Yılbaşı” diğeri ise “Yeni Yıl.” Aynı günü, aynı olayı ifade eden bu sözcüklerin insan üzerindeki etkisi ise sanıldığı gibi aynı değil. “Yeni Yıl” sözünün insanlarda daha çok heyecan, daha çok mutluluk, daha çok umut verici etkisi olduğunu gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim.

  Bu güçlü etkinin “Yeni” kelimesinde gizlendiğini söylemenin çok da yanlış olamadığını düşünüyorum. Toplumumuzun gerçekten yeniliğe açık olduğu kesimleri var fakat bu kesimin dışında kalanlar için yenilik y ada yenilikçi olmak pek de hoş karşılanmaz. Bunun sebebi ise alışagelinen düzenin bozulması konusundaki isteksizlikte ve bunu takiben bozulan düzenin yerine gelecek olan yeni düzenin belirsizliğinde yatar.

  Eski alıştığımız düzenden, alışkanlıklarımızdan arınmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını anladığımız da ise eskiyi de yeniyi de içinde barındıran yenimsi bir düzen yaratırız. Sadece gözümüzün görebileceği ama temelde eskiliğini koruyan küçük değişimler yaratırız. Yıllardır kullandığımız masa örtülerimizi ya da perdelerimizi değiştiririz. Koyu tonlarda kullandığımız perde ve örtülere sahipsek onları açık tonlarda örtülerle değiştiririz ve evimizin aydınlandığını, evin havasının tamamen değiştiğine dair cümleler kurarız.Ya da yeni yıla geçişlerden sonra  son rakamı değiştirerek 2000'i 2001 veya 2011'i 2012 yaparız. 
Gerçekten “yeni veya yenilik” var mıdır diye içten içe sorarız kendimize. Üstünü yeni örtülerle örttüğümüz masamız hala eskidir. Bunun farkındayızdır. Yaşımız, yaşantımız, beklentilerimiz, algılayışlarımız değil midir ki eskiyeni de yeniliği de yeni kıldıran?

  Ama gerçekten bizlere yeni gelen bilmediklerimizdir. Bilmediklerimizi her öğrenişimiz de yeniden eskiye doğru adım adım yol alırız.Yeni yılın yeniliği de eskiye doğru gidişinde çok yol katetmiştir. Ama hala yenilikçi olma ruhunu korumaktadır. Tıpkı değişen masa örtüsündeki gibi yeni yılında geride bırakacağımız yıldan çok da farklı olmayacağının farkındayız.
Ama yeni sözcüğünün büyüsüne inancımızı sürdürdüğümüz sürece bilmediklerimiz ve bilinmezlikler hep var olacak. Belki de böylece kapımız hep yeniliğe aralık olacak. Taa ki öğrenmeyi, merak etmeyi ve en önemlisi umut etmeyi tamamen bırakana kadar yeni ve yenilik biz, insanlar için tamamen eskiye dönüşüp eskilere karışmayacak.

Yeni yılın veya diğer bir diyişle yılbaşının yeni başlangıçlara, yeni beklentilere, yeni algılara, yeni bilinmezlere belki de en önemlisi sadece gözümüzün görmesiyle yetinmediğimiz yepyeni yenilikleri beraberinde getirmesini ve bunları herkesin yepyeni hiç eskimeyen coşkuyla karşılamasını ve paylaşmasını dilemeliyiz.

  Benim yeni yıldan dileğim bu. Peki ya sizin yeni yıl için, yeni yıl ruhuna uyan hep yepyeni kalacak dileğiniz ne? Hala vakit varken yepyeni dileğinizi bulmaya hazır mısınız? 

  Bu yazıyı okuyan, okumayan herkese iyi yıllar:)



Güner Deniz Ertoğlu

23 Kasım 2011 Çarşamba

Bloglar konuşmasın artık çığlık atsın!

Blogu olan konuşuyor? İyi mi yoksa kötü mü üzerine düşünceler...

Dünyaya geldiğimizi ilan edercesine bastığımız çığlık ve bunu takiben isteklerimizi aynı çığlıkla elde ettiğimiz birkaç ay hayatımızda hep geriye dönmek istediğimiz zaman dilimlerinden biridir.
Sonra bu zaman dilimini yıllar sonra keşke ile başlayan cümlelerle anımsar ve o zamana dönmek için yok edilemez bir özlemle yaşamaya çalışırız.
Çünkü o çığlık hayata karşı savunmasız olduğumuz halde verdiğimiz en güçlü tepkidir. Zamanla ilk olarak ailemizden öğrendiğimiz kurallar sesimizi kısar, çevremiz kısık sesle yaşamamız gerektiğini var gücüyle destekler. Artık yüksek sesle konuşmak,  tepkiler vermek veya çığlık atarak ağlamak bize değil çocuklara yakışan bir tepkiden ibarettir.
İçten içe isyan edip “Yeter artık! Konuşacağım! Gerekirse çığlık atacağım kim ne derse desin! diyenlere cevap “Şişşt bir duyan olacaktır… Sağır, dilsiz yaşamaya karar verenler için sessizliği bozup çığlık atan insan tehlikenin en büyüğüdür.
Tehlike geçici olarak geçer ama insanın içinde patlamaya hazır bir yanar dağ patlamak için en uygun zamanı kollamaktadır. İşte bu noktada sosyal medya ve bloglar en büyük kurtarıcımızdır. İçimizdeki yangını bir nebze olsun söndürür binlerce düşünce, duygu ortalığa dökülür. Bloglara içini dökenler hafifler, blog okuyucuları da yalnız olmadığını hisseder.
Blogu olan konuştukça, bu bloglar okundukça iyi kötü karşılaşır, kıyaslanır yeni iyiler, yeni kötüler yaratılır. Blogu olan konuşmalı…Blogu gören de okumalı…Yeni fikirler..Yeni tezler..
Yeni antitezler doğmalı….Ve tez ve antitezin sentezleriyle ortak yolu bulmalı…

Güner Deniz Ertoğlu


4 Eylül 2011 Pazar

DÜŞÜNEMEME VE DÜŞÜNME TEMBELLİĞİNE DAİR

Hayatımız boyunca yaşamımıza küçük renk katıcı yeni başlangıçlar yapabileceğimizi ama aynı hayata bir kez daha yeni baştan başlayamayacağımızı en iyi en derinden en unutulmaz şekilde “keşke” ile başlayan bir cümle kurduğumuzda anlarız.
İşte o anda kendimize dile getirmesek de “eğer hayata yeniden başlama şansım olsaydı yine aynı hayatı yaşamak ister miydim sorusunu sorarız. Bu soruya vereceğimiz cevabın olumlu veya olumsuz olması iyi ya da kötü hayat yaşadığımızı göstermez. Önemli olan o soruya içimizdeki sesi dinleyerek kaçamak olmayan bir cevap verebilmektir. Dürüstçe verilen cevapların içinde “keşke yeniden başlama şansım olsa” cevabı “evet kesinlikle yine böyle yaşamak isterdim” cevabından sayıca fazladır. Bu durum, her insanın hayatının belli zamanlarında ve belli konularında vermemesi gereken tavizleri verdiğini, kendi hayatından çaldığını gözler önüne sermektedir.
Eğer siz de keşke onun gibi yaşayabilsem… Onun kadar şanslı olabilsem gibi kıyaslamalarla ve keşkelerle dolu cümleler içinde buluyorsanız, kendinizi başkalarının gözüyle değerlendirmeye alıştırmışsınız onların değerlendirmeleriyle yaşıyorsunuz demektir.
Oysa o yargılarıyla sizi yönlendirmesine izin verdiğiniz ve imrendiğiniz hayatları yaşayanlarında sizin gibi insan olduklarını sizden bir farkları olmadığını, onlarında sizinle eşit olduğunu gözden kaçırmaktasınız. Eşit olduğunuzun farkına varmanız bakış açınızda değişim yaratacak ve keşke deyişlerinize son verme yolunda ilk adımınızı atmış olacaksınız.
İleriye doğru attığınız adım daha ilerisini görmenize yardımcı olacak, kendinizi düşünmekle bencil olmak arasındaki ince farkı daha belirgin olarak görmenize de yardımcı olacaktır.
Kendinizi düşünmeye başladığınızda, küçük yaştan itibaren yetişme şartları, insanın sosyal bir varlık olmasının beraberinde getirdiği dışlanma ve yalnız kalma korkusu, başkalarının sizin yerinize düşünmesine alışmışlığınız ve düşünme tembelliğinin keşkelerinizin gizlenen sebepleri olduğunu fark etmeniz daha da kolaylaşacak ve hayatınız boyunca ilerlemeniz gereken yolu tamamen aydınlanmaya başlayacaktır.
İlerleyeceğiniz yollar da başa çıkmanız gereken engeller, zorluklar baş gösterdiğinde ise herkese göre değişkenlik gösteren çözüm yöntemlerinden faydalanmaya çalışacaksınız. Deneyeceğiniz çözüm yöntemleri birbirinden farklı olsa da çözümlemeyi sağlayacak tek güç vardır; bu güç “beynimizdir”.
Zorluklarla başa çıkarken, beyin gücünüzden ve kararlılığınızdan verimli bir şekilde faydalansanız da bilgi eksikleriniz olduğu sürece kalıcı çözümlere ulaşmanız gereğinden fazla zaman aldığı gibi sonuç da hiç istediğiniz gibi olmayacak hüsranla sonuçlanacaktır.
En doğru ve kalıcı çözümlere ulaşmak için var olan bilgi eksikliklerimizi öğüt alarak, fikirlerine ve bilgisine güvendiğimiz insanlara veya kaynaklara danışarak kapatabiliriz. Ama öğüt alırken yine kolaya kaçmamaya ve öğüt aldığımız kaynak ve insanların üzerimizde hakimiyet kurmalarına ve ipleri ellerine almalarına ve bizim yerimize kararlar almalarına izin vermemeye dikkat etmeliyiz.
Karşımızdakilerin ellerine ipleri bırakıp bırakmadığımızın farkına varmamız ise sanıldığı kadar kolay değildir. Çocukluğumuzdan itibaren çok soru sormanın, düşünceleri ulu orta paylaşılmanın, yanlış, itaat etmenin ise en doğru davranış şekli olduğu öğretilmiştir. Öğrenilmiş itaat edişler, çocuklarda var olan doğal merak duygusunu, düş kurmanın önünü kesmiş, beynimiz düşünme ve karar alma işlevini yerine getirmeyi her geçen gün artan bir hızla unutmuştur.
İşte bu unutuş, düşünmeden koyun gibi yaşamayı ideal yaşam şekli haline getirmiş ve bütün topluma bulaşıcı bir salgın gibi yayılmıştır.  Merak etmeyen, düşlemeyen, sorgulamayan, uyumlu birbirinden hiçbir farkı olmayan beyinlere sahip insanlardan oluşan toplumun da ideal bir toplum olduğu yanılgısına düşüş de insanların dışlanma korkusunun geçici olarak çözümü haline gelmiştir. Yıllar önce unutturulanları hatırlamak istememiz ve unuttuklarımızı geri kazanma uğruna vereceğimiz mücadele değişimin başlangıç noktası olmaktan pek de uzak değildir.
Yeni başlangıçların her zaman alıştığımız düzeni bozma tehlikesi taşımasının yanı sıra karşıt düşüncelerle de karşılaşma ve bu düşünceler karşısında kendi düşüncenizi savunma gibi güçlükler yaratması kaçınılmazdır.
Ama en azından bir kez düşüncemizi dışlanma korkumuzu görmezden gelmeyi başararak söylesem mi diye düşündüğümüzde ayıplanır mıyız, saçmalamakla mı itham ediliriz, görmezden mi geliniriz yoksa suçlanır mıyız soruları üşüşür aklımıza… Bu saydıklarımızın belki de daha fazlasıyla yüz yüze gelme ihtimalimiz çok yüksektir ama önemli olan suçlama olasılıklarının ve dışlanmadan dışlanma korkusunun bizleri korkutmasına izin vermeyip kararlılığımızı korumayı başarmaktır. Bu nokta da bugünün saçmalığının yarının kurtarıcı gerçeği olabileceği ihtimalini unutmamak gerekir.  Çünkü gerçekten düşünen biri olabilmek için dışlanma riskini bütün korkutuculuğuna rağmen göze alabilmek gerekir. Bu riski göze almak için cesarete ve kendimize güvenmeye ihtiyacımız vardır.
Bu cesaret yoksunluğumuzun ve kendimize olan güvensizliğimizin de özgürce düşünme ve düşüncelerimizi ifade etme konusunda üzerimizde hissettirdiği geri adım attırıcı etkisini görmezden gelmemeliyiz. Güvensizliğin temelinde “kendimizi değersiz görme”, belki aşağılık kompleksi”, ve “ya haklı değilsem ki çoğunlukla ben haklı değilimdir” inancı yatar. Bizi kendimize güvensiz hale getiren hatalarımız daha doğrusu hatalarımızın bizi değersiz kıldığına dair benimsediğimiz saplantılı inancımızdır. Bir an için dahi olsa inancımızın tersine hatalarımızın bizleri büyüten, deneyimli hale getiren yaşanmışlıklar bütünü olduğunu fark edersek, kendimize güvenen, kendimizin değerini bilen insanlar arasına karışma adına en önemli adımı atarız ve kendimizden nefret etmenin yersiz olduğunu mükemmel olmama hakkına sahip olduğumuzu idrak ederiz. Dört dörtlük olmadığımızın en önemli belirtileri olan korkularımız da bizim mükemmel olmak zorunda olmadığımızı idrak edişimizle üzerimizdeki o korkutucu güçlerini kaybederler.
İtaat etmenin söylendiği kadar doğru olmadığını, güvensizliğin hatalı ve saplantılı düşüncelerimiz sonucu oluştuğunu ve korkularımızın doğal olup korkutucu güçlerini kaybedebildiklerini anladığımız an kendimizi ifade edebilmek için önümüzde hiçbir engel kalmaz.
Böylece, düşüncelerimizi gerçek dışı, anlamsız, tutarsız dahi olsa en ağır karşıt görüşlere de maruz kalsa açıkça ortaya koyabilir, onları tartışmaya açma cesareti gösterebiliriz. Böylece yeni düşünceler, yeni tezleri, yeni karşıt düşünceler, yeni antitezleri yaratır ve dolayısıyla sentezlenmiş düşüncelerin doğuşu da hızlanabilir ve yaygınlaşabilir.
Artık kalıplaşmış öğretilere sığınmayıp itaat etmeyip, düşünme ve düşünceleri ifade etme iyice yaygınlaştığındaysa, uzun zaman sonra geri kazandığımızı kaybetmek ve düşünememek düşünce tembeli olmak tek gerçek korkumuz haline gelir. Bu belki de bizi geriletmekten çok ileri götüreceğinden faydalı bir korkudur demek çok da yanlış olmaz.
Belki de bu yüzden, eğer gerçekten bir şeyden korkacaksak, “düşünememekten veya düşünce tembeli olmaktan korkun” diyerek bunun üstüne söylenecek söz kalmadığını düşünerek, sözlerime burada nokta koymayı doğru buluyorum.
                                    Güner Deniz Ertoğlu

27 Ağustos 2011 Cumartesi

GÖRÜNMEZİ GÖRÜNÜR KILAN ALGI

İnsan ilişkilerini başlatan ve sürmesini sağlayan en önemli unsur belki de bir anlık etkili bir etkileşimdir. Bir söz, bir hareket, bir mimik, görünmez küçük soyut hayaletimsi güçler çok büyük başlangıçlar ve başarılar yaratabilirler. Tek yapmamız gereken o hayaletimsi güçleri küçümsememek, görmezden gelmemek, görünmez olsalar da var olduklarını kabul etmek ve onları algılaya açık olmaktır.
Onları kabul etmek o hayaletimsi güçleri kendiliğinden algılanabilir hale getirir. O andan itibaren daha duyarlı, anlayışlı, daha barışçıl, sevecen, umutlu hale geliriz ve bunu sürdürmek bizim elimizdedir.
Bugün o hayaletimsi güçlerin görünmez olduğu kadar güçsüz olmadıklarına bir kez daha şahit oldum. Tek düşüncem televizyon kanallarının arasında dolanmaktan kurtulmak ve güzel bir akşam geçirmemi sağlayacak bir film izlemekti soğuk bira eşliğindeki cips ile… Elime gelen filmin isminin ne olduğuna dahi bakma gereği duymayışım da işte bu yüzden olsa gerekti…
Her filmde, tiyatro oyununda ve karşılıklı gerçekleştirilen her aktivite de olduğu gibi ilk bölümde olayların genel hatlarının çizildiği dolayısıyla izlenirken veya dinlenirken ciddiyet gerektirdiğini ve başını anlayamadığınızda sonunu da anlamayacağınızı bu yüzden de ilk bölümün devam niteliğindeki ikinci bölüme oranla daha önemli olduğunu söylemek çok da yanlış olmasa gerek. Derinlerde gizlenen bu düşüncem benim filmin adına bakmadan izlemeye başladığım filmin ilk yarısını izleyişime ciddiyet katmıştı bile.
Fakat bir filmin, tiyatro oyununun, karşılıklı gerçekleştirilen her aktivitenin ikinci bölümüne devam etmek isteyip istemediğinizi belirleyen tek etken aktivitenin kendisi değildir. İlk bölümün üzerinizde bıraktığı etki, yani film, tiyatro oyunu veya iletişim haline olduğunuz kişinin sizinle aranızda oluşan etkileşimin payının hayaletimsi, görünmez olması onu görmezden geleceğimiz anlamına gelmez. Derinlerdeki düşünceleriniz gibi, izlediğiniz film, tiyatro oyunu veya karşılıklı gerçekleşen her aktivite de olduğu gibi sizinle yaptığınız aktivite arasında algıya dayanan güçlü bir etkileşim durdurulamaz bir şekilde alır başını gider.
Benimde izlediğim Charlie Chaplin’nin “The Great Dictator” filmiyle aramda böylesine güçlü durdurulamaz bir etkileşim başlamıştı. Filmin ilk yarısında ciddiyetin ve bu etkileşimin en yoğun olduğuna inanan derin düşüncelerimi değiştirecek bir film ile karşı karşıyaydım. Bu etkileşim filmin son sahnesinde hiç olmadığı kadar beni sarıp sarmalayacak, kendimi son sahneyi tekrar geri sarıp izlerken bulacaktım.
Son sahne, filmin ilk bölümünü anlayamazsam ikinci bölümünü de anlayamam şeklinde sabitlenmiş, yerleşmiş düşüncelerimi bir kalemde silmişti. Son sahne, filmin en çok ciddiyeti hak eden, en etkileyici, film ile etkileşimimi film ile bütünleşmeye dönüştüren ve filmi unutulmaz klasikler arasına sokacak sahneydi.
İzlemeden, görsellikten uzak düşünülüp okunduğunda bile insanda “işte bu” dedirten bir bütünleşme yaşatacak derece de düşüncelerimizi yansıtan o sözler;
 Üzgünüm ben imparator olmak istemiyorum
Bu beni ilgilendirmiyor
Hükmetmek veya işgal etmek istemiyorum
Herkese yardım etmek istiyorum
Yahudi katolik siyah beyaz
Hepimiz birbirimize yardım etmek istiyoruz
Hiç kimseden nefret etmiyor hiç kimseyi aşağılamıyoruz
Bu dünyada herkese yer var
Hayat hür ve güzel olmalı
Biz doğru yoldan çıktık İktidar hırsı insan ruhunu zehirledi
Nefret duvarları ördü bizi mutsuzluğa ve insan kıyımına mahkum etti
Hızı keşfettik ama yerimizde sayıyoruz
Makineleşme bolluk yerine yokluk getirdi
Bilgimiz bizi saygısız ve yobaz yaptıcok düşünüp az hissediyoruz
Makineden cok insanlığa ihtiyacımız var
Beceriden cok iyiliğe ihtiyac duyuyoruz
Aksi takdirde şiddet galip gelecek ve hayat yok olacak
Uçak ve radyo bizi birbirimize yaklaştırdı
Bu icatların temelinde iyilik kardeşlik ve beraberlik var
Milyonlarca kadın umutsuz cocuk şuan sesimizi duyuyor
Masum insanlara işkence yapan hapse atanbir sistemin kurbanları o insanlar
Umutsuzluğa kapılmayın
Mutsuzluğumuzun sebebi hırslı kişilerin insanlığın ilerlemesinden korkmasıdır
Nefret geçer diktatörler ölür
HALKTAN ALDIKLARI İKTİDAR HALKA GERİ DÖNER İNSANLAR ÖLÜR HÜRRİYET ÖLMEZ
Askerler zorbalara teslim olmayın kendinizi koyun yerine koydurmayın
İnsanlıktan çıkmış beyni kalbi makineleşmiş kişilere teslim olmayın
Siz ne makine ne koyunsunuz siz insansınız
Esirlik için değil hürriyet için savaşın
Güç siz insanların elindedir
Bu güçle yaşamı hür ve güzel yapın
DEMOKRASİNİN VERDİĞİ GÜCÜ KULLANALIM
BİRLİK OLUP HARİKA BİR DÜNYA YARATALIM
HERKESE İŞ SAĞLAYAN, GENÇLERE UMUT YAŞLILARA GARANTİ VEREN BİR DÜNYA
YOBAZLAR BUNU VAAT EDEREK İKTİDARI ALDILAR YALAN SOYLEDİLER ZATEN ASLA SOZLERİNİ TUTMAZLAR
DİKTATÖRLER EN BÜYÜK HIRSLAR İÇİN HALKI KÖLELEŞTİRİRLER
DÜNYAYI KURTARALIM
HIRS KİN VE YOBAZLIĞI YÜRÜRLÜKTEN KALDIRALIM
AKLIN İDARE ETTİĞİ BİR DÜNYA İCİN SAVAŞALIM
 Bu sözler Charlie Chaplin’nin oyunculuğunu izlemeden de bütünleşme yaratma gücünü taşıyor. Fakat o bütünleşmeyi yaşamak için bu sözleri algılmaya, derinlerde yerleşmiş yargılarımızı yıkmaya hazır olmalıyız. Tek bir sözün, hareketin mimiğin çok büyük başlangıçlar ve başarılar yaratabileceğine dair umudumuzu korumayı başarmalıyız.
Aslında her şey görünmez hayaletimsi, görülmeyi bekleyen görünmezler de gizli değil midir? O görünmeyeni bir anda görünür kılacak anlarla olaylarla doludur hayat.Bazen bir filmde, bir söz de, bir bakışta, bir mimik de veya bir müzik de...
Güç, görünmezi görünür kılma gücü siz insanların elindedir. Belki de sadece bunu görebilmek ve kabul etmek büyük başlangıca veya başarılara doğru yola çıkmak için yeterlidir.
                 Güner Deniz Ertoğlu

20 Ağustos 2011 Cumartesi

BENİM BAŞI KUŞLU ÇOCUĞUM

Sekiz yaşında gözlük camlarının ardından dünyaya bakan, insanlar arasında kaybolmuş adeta görünmez çocuğum ben diye savundu kendini, kendisinin bile duymaya zorlandığı titrek sesiyle Ali. Karşısında yumruklarını olanca gücünle sıkmış, Ali’den üç kat iri cüssesiyle Koray, Ali’ye gözlerini dikmiş ilk yumruğunu sallamaya hazırlanıyordu. Oysa Ali’nin devrilmek için o yumruğa ihtiyacı yoktu. Korkudan titreyen dizlerinin sesi, kendisinin duyulamayan sesini bile bastırmıştı. Tek çare olarak elleriyle koruma kalkanı gibi yüzünü korumaya almaya çalışıyordu. Ali’nin Koray karşısındaki biçare acınası hali Koray’ın yumruk atma isteğini yok etmişti nerdeyse. Yumruk atması belki de karşısında kendisinden ölesiye korkarak durmaya çalışan Ali’yi kendisinden daha güçlü ilan edecekti. Kendisinin arkasında durup “vur hadi vur” tezahüratları yapanların sesleri gittikçe azalmıştı. .Sürekli dışlandıktan sonra güçlü oluşuyla kendisini kabul ettirdiği çevresini kaybetmekten, Ali’nin yumruk yemekten korktuğu kadar korkmaya başlamıştı. Azalan tezahüratlar gibi içinde de yumruk atma isteği kalmamıştı hiç, Koray da Ali gibi artık zil çalsa da bu durumdan kurtulsam diyordu ki beklenen zil çaldı. Tezahüratçılar, Koray ve tabiî ki Ali de derin bir oh çektiler.
Herkes sınıflarına dağılmaya başlamıştı bile. Koray da Ali’ye hadi iyi bakalım yırttın yine bakışı atarak uzaklaşmıştı. Sona kalan Ali yaşadığı bu bitmek bilmeyen korkulu on dakikadan sonra kendisinin yumruklanıp devrilmesini bekleyen çocuklarla aynı sınıfta derse girmek istemiyordu.
Sakinleşip yalnız kalıp, kendini toparlamaya ihtiyacı vardı. Okulun içini kaplayan sessizlikten bütün öğrencilerin derslerine girdiği anlaşılıyordu. Yalnızlığın ve sessizliğin sanıldığı kadar korkunç olmadığını hissediyordu bugüne kadar hiç hissetmediği kadar yoğun olarak. Okulun içinde okulun sahibi edasıyla dolaşıyordu ki kendisininkinden başka bir ayak sesi duydu. Ayak sesi duyulmaz hale geldiğinde saklandığı köşeden çıktı ve hiç kimseyle karşılaşma tehlikesi olmayan tamamen sessiz, huzurlu ve yalnız olabileceği yerin neresi olacağını düşünmeye başladı.
Bulmuştu bile. Bugüne kadar öğretmenlerinin sık sık gitmelerini tavsiye ettiği ama diğer çocuklar gibi bir kez bile merak etmediği okul içindeki tek yere kütüphaneye gidecekti. Adımlarını hızlandırdı. Adımlarının hızı düşüncelerinin akışını da hızlandırmıştı sanki. Kütüphane de yakalansa bile hiç kimsenin kızmayacağını düşünüyordu. Kütüphanenin kapısına görünmüştü bile. Adımları gibi düşüncelerini de durdu, gizli bir hazinenin kilidini açar gibi açtı kapıyı. Artık içerideydi. Kitap raflarına doğru yürüdü. Önce uzaktan baktı ne kadar çok kitap olduğuna şaşarak. Sonra yaklaştı, kitaplara dokunarak rafların arasında dolaşmaya devam etti. O kitapların içlerinde hayatın kendisi gibi canlı karakterlerin olduğunu, kitapların da bu yüzden dünyadaki en gerçek ve canlı nesneler saymanın çok da yanlış olmayacağını söylemişti öğretmenleri. Rafların arasında dolaşırken hatırladığı bu söz, içinde kitaplardan birini seçip inceleme isteği ile doldurdu.
İçindeki sese uydu o anda elinin altındaki kitabı raftan oturup incelemeye başladı kapağını. Kapakta inceleye inceleye kendisine benzetmeye başladığı bir çocuk vardı tek farkları çocuğun kafasına konmuş bir kuş olmasıydı. “Başı kuşlu çocuk” adındaki bu kitabın içinde anlatılan çocuk nasıl biriydi, kimdi hikayesi neydi bu başı kuşlu çocuğun? Çok merak etmişti hemen okumaya başladı. Okudukça şaşkınlığı artıyordu. Kendisine benzediğini düşündüğü çocuğun hikayesi de kendisininki gibiydi. Bu çocuk da yalnız kalmak istemiş, bütün gün okuldan kaçıp parklarda dolaşmıştı. Eve döndüğünde ise sandığı gibi yalnız olmadığını görmüştü aynaya baktığında. Saçlarının arasına gizlenmiş, yerinden çok da memnun görünen bir kuş vardı kafasının tam üstündeydi. Kovmayı denedi, bağırdı, ağladı, annesinden babasından yardım istedi. Ailesi neyin var çocuğum diyorlardı çünkü onlar kafasının üstüne tünemiş kuşu göremiyorlardı.
Ne kadar zamandır okuyordu. Ara verip saatin kaç olduğuna baktığında okulun çoktan boşaldığını havanın karardığını gördü. Okul boşaldıktan sonra okulun kapılarının kilitlenmişti ve kütüphane de olduğunu kimsenin bilmediğini, şimdi gerçekten tamamen yalnız kaldığını anlaması uzun sürdü. Okuldan çıkmanın bir yolunu bulmalıyım annemler çok merak edecekler diye hızla düşünüyor adımlarını da düşüncelerinin hızına uyduruyordu. Okul içinde kendisine yardım edecek kimse olmadığına emin olduktan sonra kütüphaneye geri döndü. Keşke benim başımda da bir kuş olsa ve beni uçarak buradan çıkarıp evime götürse diye düşünüyordu. Annemle babam her yeri ararlar ama akıllarına asla kütüphaneye bakmak gelmez. Hem beni çok merak edecekler, hem de çok kızacaklar bana. Başında bir kuş yoktu. Anne babasına haber gönderemez evine de gidemezdi. Onların beni bulmasını beklemekten başka çarem yoktu. Kütüphane de kitapların içinde yapılabilecek en iyi tek şey ise kitabımı okumaktı. Okudu, okumaktan yorulduğunda da kitabının üstünde uyuyakaldı.
Sabah uyandığında dün gece üç kitap bitirdiğini gördü kitapları yerlerine koyarken. Eve koştu annesiyle babasına olanları anlatması gerekiyordu. Tahmin ettiği gibi ailesi çok korkmuş, her yeri aramışlardı ama onu kütüphane de aramak akıllarına gelmemişti. Ali’ye sandığı kadar kızmamışlardı. Ali bundan cesaretle olanları anlattı.
“Kütüphanedeydim. Kitap okurken zaman nasıl geçti anlayamamışım. Sabaha kadar da üç kitap bitirdim, okurken de uyuyakalmışım. Hem de hiç korkmadım okuduğum kitaplarda benim gibi, bizler gibi karakterler vardı onlar yanımdaydı bütün gece hiç yalnız hissetmedim. O karakterler şuana kadar sahip olduğum arkadaşlarımdan daha yakındılar sanki bana tıpkı kırk yıllık dost gibiydiler diye Ali yaşadıklarını anlatırken anne babasındaki korku yerini şaşkınlığa bırakmıştı.
Karşılarında hiç tanımadıkları bir çocukla konuşuyorlardı sanki. Oğlum, Ali ne oldu sana böyle bir gecede bu ne bilmiş, bilgece sözler böyle derken yüzlerinden mutluluk ifadesi okunuyordu. Ali ailesini biraz daha şaşırtarak kendisine “Başı Kuşlu Çocuk” kitabını almalarını istedi. Okuyup bitirmişti o kitabı ama o ilk okuduğu, kendisini kitabın, kitap okumanın büyüsüyle tanışmasını sağlayan kitaptı ve bu büyüyü hatırlatması için o kitabın hep kendisinin olmasını istiyordu. Ailesi bunu seve kabul etti. Hatta oğlu için bir sürpriz yapıp bu kitap okuma isteğini desteklediğini göstermek istiyordu. İstediği kitabın yazarının bütün kitaplarını satın alıp küçük bir kütüphane yaratabilirdi. Bu güzel bir sürpriz olurdu. Fakat Ali’yi de ailesini de kitapları almaya girdikleri kitapçı da daha büyük bir sürpriz bekliyordu. “Başı kuşlu çocuk” kitabının yazarının imza günüydü. Ali yazarın bütün kitaplarını imzalattı. Çocukça bir heyecanla her bir imzalanan kitaplara bir dosta sarılır gibi sarılırken başına gelenleri bir kez daha yazara da anlattı. Yazar, okuma heyecanını yaşayan küçük okuyucusuna, çok okuyarak çok şey öğrenebileceğini hatta kendisinin de ilerde kitap yazabileceğini söyledi. Ali için bu hayal edebileceğinden de fazlaydı. Sadece gerçekten mi diyebildi.
Ali belki de gerçekleşmemesinden korktuğu bu yüzden de hayal bile edemediği hayalini gerçekleştirip, hayal etmeyi öğütleyen öyküler ve kitaplar yazdı. Kitapların hayal gücünü güçlendirmesinin yanında insanın kendisini anlayıp tanımasında en büyük yardımcısı olduğunu ve eğlenirken öğrettiğini ve her şeyden önemlisi bilinçli bireyler olma yolunda en sadık dost olduklarını yazdı.
Ali’nin okuduğu kitaplardan hatırladıkları bölük pörçük sahnelerden ibaretti. Ama net olarak hatırladığı okuyuşları ve okumanın üzerinde yarattığı hafifletici mutluluk duygusuydu. Ve bunu hatırlamanın kitap okumak ve o büyülü dünyalara dalmak için yeterli olduğunu her kitabını imzalayışında okuyucularıyla paylaşarak herkesin başına konması için başındaki kuşu serbest bıraktı.
Güner Deniz Ertoğlu

13 Ağustos 2011 Cumartesi

HAYAL ETMENİN, HİSSETMENİN, VAZGEÇMEMENİN GETİRECEĞİ BAŞARININ GÜCÜ

Televizyon kanalları arasında dolaşarak geçen bir geceydi ta ki her duyduğumda dinlemeye doyamadığım o sesi duyana kadar… Kumandanın sesi aç tuşuna durmaksızın basmakta ve kendimi o sese iyice kaptırmak isteğiyle dolup taşmaktaydım. O sesin büyüsüne kapılmış, tıpkı kendimi dünyaya kapatışım gibi sımsıkı kapattığım gözlerimden müziğin ruhumun derinliklerine inişini hissediyordum titreyerek… Yedi dakikalık müzik ziyafetinden sonra ruhum daha fazlasını istedikçe istemekte doymak bilmemekteydi…
O sesi, o müziği bir kere daha dinleyerek ruhumun doyuma ulaşacağını umuyordum.Dinledim, yetmedi…Bir daha ve bir kere daha….Olmuyor bunun sonu yoktu…Çıldırma sebebim olmak üzereydi…Sesin sahibi, ve sesin sahibinin hayatı, her şeyi bilmek, o sese dair her şeye ulaşmak belki de aradığım çözüm olabilirdi…Olmalıydı…
Araştırdım. Bu sesin sahibi Cem Adrian’dı.  Birçok başarısız şarkı yarışması deneyimi, konservatuara alınmaması gibi nadir bulunan muazzam sesine rağmen yüzüne kapanan kapılardan sonra müzikle ilgisi olmayan işlerle yaşamını sürdürüp yarı zamanlı olarak kahve falı bakarken müzikten yana aradığını bulmuştu bu ses umut etmeyi bırakmaya yakınken… Benim çocukluğumun vazgeçilmez şarkılarından biri olan “Arnavut Kaldırımı” şarkısını kendisiyle birlikte söylediğim Demet Sağıroğlu bu sesi Fazıl Say’a “muazzam bir ses” buldum diyerek haber verecekti. Fazıl Say sayesinde bugün ruhumun ve birçok kişinin ruhunun derinliklerine inecek ses ile tanışmış olacaktık…
Araştırdıkça bulduğum bilgiler beni sakinleştiriyor, çıldırma tehlikesinden giderek uzaklaştırıyordu. Ama o tehlike tamamen geçmiş değildi, hala varlığını hissettiriyordu… Biraz daha araştırmalıydım… Daha fazla bilgiye, belki de daha derinlerdeki özel, karakterine dair bilgilerine de ulaşmalıydım… Bulmak istediklerime ulaşmanın pek de kolay olmayacağını düşünüyordum oysa bütün aradıklarım karşımdaydı… Ve inanılamayacak kadar sıra dışıydı… İnsanlara saygı duyan, saygı çerçevesinde oturup sohbet eden, her selam verene karşılık vermekten çekinmeyen, gayet insancıl “gerçekten” halktan şeffaf biri olduğu fikri ortaktı… Belki de bu şeffaflığı, kendiyle barışık oluşu, sanat için sanat düşüncesini savunması ve bunu hissetmesi insanda huzuru  en derinlere inişini engellenemez kılıyordu… Kim bilir...
Biraz düşündüğümde, kendimce bir fikre sahip olduğumu fark ettim. Bu insanın sesinin o kadar derinlere inmesini sağlayan herkesten farklı nadir bulunan muazzam rastlanan sese sahip olmasının dışında başarısızlıklardan yılmamış, ummadık bir şekilde isteğine ulaştığında da kendisini popüler kültüre kaptırmamış insan olma özelliğinin belki de müziğinin de önüne geçiyordu.
Dinlediğimde ruhumun bu kadar derinliklerinde hissettiğim ilk sanatçı olması onu bende en başarılı ses ve sanatçı yapmaya yetmiş artmıştı bile.O sadece istediğini hayalini gerçekleştirmek istiyordu sanki...Sanki bana da hayallerimi gerçekleştirmem için güç ve huzur veriyordu...Ama nasıl? Ama nasıl oluyor da bu kadar derinlere iniyor ve şuana kadar dinlediğim en başarılı ses dedirtiyordu?Neydi başarı? Ya da bu sesin başarısı nasıl bir başarıydı?
 Başarı popüler kültür gibi çevremiz tarafından başarılı sayılmak mı?Cem Adrian’nın yüzüne kapanan kapılar bir başarısızlık mıydı? Ya da o sesi duyduğunda benim gibi hissetmeyip “hiç beğenmeyenlerin” bir daha dinlememek üzere o sesi duymazdan gelmeleri bir başarısızlık sayılır mıydı?
Kesinlikle sayılmazdı… Sayılmamalıydı… Çoğunlukça başarı olarak kabul edilmeyen sonuçlara “başarısızlık” etiketini yapıştırmamalı… Elimizde somut olarak bir belge, bir görüntü, bir sonuç, bir kanıt olmak zorunda mıdır başarılı sayılmamız için? Ellerlimiz bir belge veya sonuçtan yoksun bir halde olsa da birçok kazancımız olamaz mı? O kazançlar ise bir başarı sayılmaz mı?
Kesinlikle… Her kaybettiğimizi, başaramadığımızı sandığımız anlarda bile kaybın yanında görmek istemediğimiz için göremediğimiz bir kazanç, kazançlar gizlenir, fark edilmeyi bekleyen bir başarı, başarılar… Onu fark etmek bizim elimizde değil midir?
Koyduğumuz hedefler için attığımız her adım, zaman zaman geri adım atmamız gerekse de bizi durdurmadıkça, biz vazgeçmedikçe hep bizimledir. Asıl başarı vazgeçmemek de gizlenir…
İşte benim dinledikçe ruhumun derinliklerine sızan, o giz vazgeçmeyen ama yorgun sesti. İlk dinlediğimde bunu bilmiyordum. Ama hissediyordum… Cem Adrian sahip olduğu özel sesine, hissederek yazdığı sözlerle vazgeçmeyişini yansıtmıştı… Onu en başarılı sanatçı yapmam da, bütün başarılar gibi kendisinin başarısı da vazgeçmemesinde gizliydi… Anlaşılmamak, dışlanmak, hayalperest ilan edilmek, genel başarı normlarının dışına çıkabilmek, sıra dışı olup yokuş yukarı tırmanmaktan korkutup durdurmadıkça, vazgeçirmedikçe dışardan kabul görmeyen ama sahip olunabilecek en büyük başarı bizimledir… Önemli olan onu istemek ve sahip çıkmaktır tabiî ki vazgeçmeyerek… Başlamak için tek sahip olmamız gereken Cem Adrian ve diğer vazgeçmeyenler gibi biraz cesaret… Kaçımız biraz da hayalperestlik ile başlamaya ve vazgeçmemeye ve gerçekten başarıya, hayalimize hayallerimize ve  huzura hazırız?

                   Güner Deniz Ertoğlu

9 Ağustos 2011 Salı

ELLERİMİZDEN KAYIP GİDENLERE DAİR

Hayat, farkında olmadan akıp giden durdurulamayan süreç…  Yaşam,  yaşamak eylemini biz insanlar o kadar sıradanlaştırdık ki… Sabahları uyanmak, işe veya okula gidip gelmek ve günlük işlere koşuşturmakla geçen ve her geçen gün gittikçe sıradanlaştırdığımız ve her anının bir mucize olduğunu unuttuğumuz hayatları yaşarmış gibi yaparak bizlere verilen mucizeye yeterince sahip çıkabiliyor muyuz?
Değerini bilip, sahip olduğumuz mucizenin farkına ancak onu kaybettiğimizi sandığımızda ya da gerçekten kaybettiğimizde varabiliyoruz. Çok sevdiğimiz bir dostumuzla kavga ettiğimizde kaybetme korkusunu yaşıyor o dostun değerini hatırlıyor, kaybetmemek için çabalarken buluyoruz kendimizi… Ya da hastalandığımızda, sadece nefes almanın öneminin ne kadar büyük olduğunu, gayet sıradan saydığımız nefesin bizi yaşattığı gerçeğini bilinçli olarak fark ettiğimizde nefes alıp vermenin her şeyden önemli gerçek bir mucize olduğunu da anlamış oluyoruz. Bir kavga, bir hastalık, yeri doldurulabilecek dönüşü olan kayıplar bizim için küçük uyarıcılar sadece. Bizlere sahip olduğumuz yaşamın sıradan olmadığını fısıldıyorlar kulağımıza ufak uyarıcılık ve uyandırıcılıklarıyla.
İstesek de geri döndüremediğimiz sonsuza kadar vedalaşmak zorunda kaldığımız kayıplarımızda ise fısıltıdan çok daha güçlü, kulakları sağır eden çığlıklar gizlenir ki; işte o herkesin duyamadığı sadece ölüm denen zorunlu vedalaşmayı yaşayanların içlerinde duyabileceği çığlıkların yankısı yıllar geçse de bizlere kendini unutturmaz unutmak istesek de… Kendini unutturmayacak güce sahip olan en büyük kayıp sayılan ölüm, bizlere bir an dahi olsa bütün sahip olduklarımızın birer mucize olduğunu da unutturmaz. Bu yüzden temelli gidenin (ölenin) bizlere bıraktığı hayatla ilgili önemli dersi anlamamız, sindirmemiz, yaşamımızın en temel dersi haline getirmemiz uzun zaman gerektirir.
Bütün kayıpların içinde bize en çok acıyı verdiği gibi en önemli dersi veren kayıp “ölümdür”. Acısını içimize sığdırmayı başardıktan sonra her kayıp gibi ölümünde, acının ve kayıpların büyük küçük demeden bizleri güçlendirmesine izin vermek gerekir. En büyük kaybın bizi de öldürmesine izin vermemek, ona karşı güçlenebilmek, ölümün bizlere verdiği dersin yanı sıra en büyük kazançlarımızdan biri olacaktır.
Ölenler için belki de ölüm, çekilen acıların son bulmasıdır. Ölümün son iyiliğini yapması ve ölümden sonra bir daha ölümün olmamasıdır. Geride kalanlar içinse kabullenilmesi zor sancılı bir süreç ve kaybettiklerimizin sessizce gidişleri ile bizlere bıraktıkları hazine değerindeki unutulmaz anıların yanında her an farkında olacağımız bir hayattır. Kaybettiklerimizin bizlere bıraktıklarına baktığımızda ölümün de hayat gibi bizler için olduğunu anlamamız kaçınılmazdır. Ama belki de ölümden de zor olan, ölümü yaşamadan, sevdiklerimizi kaybetmeden sahip olduğumuz hazinelerin farkında olmaktır…
                         Güner Deniz Ertoğlu

24 Temmuz 2011 Pazar

İLETİŞİMDEKİ DÜĞÜM "EGO"

Hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır der C. Pavese. İnsan hep kendini arar, arayışını yanlış yerlerde sürdürür bilinçsizce. İnsan, kendi olmak istediğini, kendini aradığını sanır kendini aldatır, kendine aldanır. Aldanmak, aldatmak kestirmeden kolayca ulaşacağımıza inandığımız sahte kimliğimize ulaştırır bizi. Çünkü insanın gerçek tarafı olduğu şey değil, olmak istediği şeydir. Kendini olmak istediği şey haline getirmek kendini aramak değildir. Tam tersine kendini, kendinden başka yerlerde aramak kestirmeden gidiyoruz sanır iken  bambaşka biri olmaya giden taşlı yokuşlu bitip tükenmeyen sonu görünmeyen yollarda dolaşan bir gezgin yapar bizi. Sonunda yorgun düşeriz yollarda. Biraz dinlenir tekrar bir arayış içine gireriz, bu kaçılmazdır.
Bir önceki arayış denememizin yorucu ve sonuçsuzluğu karşısında daha dolambaçlı yollara saparız. Çıkmazlara girer yine girdaplarda kayboluruz. Hala olmak istediğimizi aradığımız içindir o çıkmazlar. Peki ya niye bir öncekinden daha dolambaçlıdır yolumuz? Dolambaçlı olması bizim kendimizi başka insanlarda aramızda gizlidir. Bazen bulduğumuzu da sanırız kendimizi. Ama yine sadece kendimiz gibi sandığımız olmak istediğimiz ama kendimizden çok uzak, belki de en uzakta olan biridir bulduğumuzu sandığımız.
Belki de gizliden gizliye gerçekten kendimizle yüzleşmeye, kendimizle iletişim kurmaya korkuyor olabilir miyiz? Korku küçümsenecek bir olgu değildir gayet insancıldır. Ama eğer ki bu korkumuz bizleri iletişimsizlikler içinde yaşamaya zorluyor ve bu toplumsal bir hale geliyorsa artık sadece korkudan ibaret değildir, bulaşıcı ölümcül bir hastalık halini almıştır. Önceleri zararsız gibi gözüken kendi kendimizle olan iletişimsizliğimizi hastalığın henüz belirti göstermeyen evreleri ile eşdeğerdir. Kendisi ile iletişimi kuramayan insanlar zamanla karşılıklı olarak birbirleriyle de iletişim kuramaz hale gelecek, iletişimsizlik sebebi bilinemeyen ölümcül sancılı hastalıklar gibi toplumsal bir boyuta ulaşacaktır.
Kendimizle yüzleşmeye karşı duyduğumuz korku bizleri başkaları üzerinden kendimizi bulma yoluna iter. Belki daha dolambaçlı uzun çıkmazlarla dolu yollarda ilerlememiz gerekir ama doğru yolu bulmamız kendimize ulaşmamız tamamen imkansız değildir. Bu noktada önemli olan kendimizi aradığımızı unutmadan arada bir hatırlamak, daha önceki başarısız denemelerimizdeki gibi bir başkası haline gelmemektir. Karşımızdakilerle doğru iletişimi kurmak bizi tekrar bir başarısız denemeden, bir başkası haline gelmekten kurtaracaktır.
Nedir bu doğru iletişim? İletişimi sağlayan sözcükler, sözcüklerin gücü, insanların kendilerinden bile gizledikleri hedefleri olan ilişki kurma ve ilişkileri güçlendirmenin en önemli faktörüdür. Karşılıklı olarak kullandığımız sözcükler, tarafların birbirini tam olarak aynı şekilde algılayamamasıyla sonuçlanabilir. Bu gibi durumlarda sözcüklere destek niteliğinde söyleyiş tarzımız öne çıkar. Söyleyiş tarzımız karşımızdaki insanlarda dinlendiklerini, umursandıklarını hissettirmelidir. Dinlemek anlamayı, anlamak anlayışı, umursamayı, paylaşımı ve öğrenmeyi doğurur. Bu öğeleri temelinde barındıran iletişim, güçlü, sağlıklı bir iletişimi oluşturur. Böyle bir iletişimin son halkası olan güven ise kendiliğinden oluşmuş olur. Güvenin oluştuğu iletişimler de görünmez bir bağlılık vardır. Bağlılığın kazanıldığı iletişimlerde ise ortaya “empati “ çıkar. Empati, karşındakinin yerine kendini koymak diye açıklansa da ilişkilerde sihirli bir etkisi vardır. Bu sihirli etki anlayış ve anlaşılma duygusunu güçlendirir.
Sözcüklerin gücünü belirleyen faktöre de değinmek gerek. Yapaylıktan uzak, dürüst açık sözcükler iletişimin olmazsa olmazıdır. Sözcüklerin gücü doğruluğundan açıklığından gelir. Küçüklüğümüzden itibaren çok açık olmamız öğretilmemiştir. O zamanlardan bu zamana gelen etkilerle birlikte karşımızdakilerin müneccim gibi açıkça söylemek isteyip söyleyemediklerimizi tahmin etmelerini bekleriz. Tahminlere bırakılan iletişimler birçok yanlış anlaşılmalara gebedir. Karşımızdakilerle tahminlere kalmadan iletişim kurabildiğimizde, kendimizle de kuracağımız iletişimin yolu açılmış olur. Önemli olan açık net dürüst olmayı öğrenmektir. Karşımızdaki insanlardan zayıflıklarımızı, kırılganlıklarımızı saklamadan, egomuzu devre dışı bırakarak, kuracağımız her iletişim içimizdeki kendimizle yüzleşme korkumuzu azaltacak zamanla yok edecektir. Hayat boyu sürdürdüğümüz arayışımız zayıflıklarda ve bu zayıflıklara karşı duran “egomuz da” gizlidir. Egomuz, kalın bir duvar gibi gerçekte olduğumuz kişinin görülmesini engeller, kendini çok seven ikinci plana düşmek istemeyen, yok olmaktansa ölesiye korkan egomuz dürüstlüğün en büyük düşmanıdır. Egomuz ikinci gizli kişiliğimizdir.  İçimizle, karşımızdaki insanlarla iletişimdeki en büyük engel, en büyük savunma ego savunmasıdır. İçerde veya dışarıda bu savunmayı çökerttiğimizde, zayıflıklarımızı kabul ettiğimizde, onları sözcüklere dökebildiğimiz anda artık kendimizi bulmuşuz demektir.
Egomuz göründüğü kadar kocaman aşılamaz bir kişilik değildir onu büyüten bizleriz küçülten ve yok eden de neden biz olmayalım. Kendimizle ve insanlarla şeffaf, açık, net olarak ölümcül ama öldürmeyen iletişimsizlik hastalığından da toplum olarak kurtulmayalım…
  
             Güner Deniz Ertoğlu

10 Temmuz 2011 Pazar

AĞLAMANIN YAŞATICI GÜCÜ

Gülmek ve ağlamak birbirine tıpkı et tırnak gibi bağlı olan iki hayati ve insani duygular değil midir? Bu soruya hepimiz “evet” diye cevap veririz şüphesiz.  Evet cevabı çok yetersiz değil midir? Bu yetersiz cevap bir soru daha doğurmaz mı? Doğurur ve herkes belki de bu yeni soruyu kendine sorar. Ama cevabından korkar ve sormamış gibi aklına gelmemiş gibi davranır. Peki bu yeni doğmuş zayıf güçsüz ama insanı yapısıyla çelişen güçlü etkisiyle korkutan soru nedir?
 “Ağlamayı mı gülmeyi mi tercih edersiniz sorusudur bu soru. Cevaplar ise bizlere çoğunlukla gülmenin ağlamaya tercih edildiğini gösterir. Hani gülmek ve ağlamak birbirinden ayrılmazdı dolayısıyla ikisinin de eşit derece de tercih edilir olması gerekmez mi yani? Bu soru bir anda çıkıverir ortaya ve sözlere dökülüverir isteseniz de engel olamazsınız. Bu yüzden de cevaplanması gerekir. Ama cevabı sanıldığı kadar kolay değildir. Düşünmeyi, derinlere inmeyi gerektirir. Herkes derinlere inmeyi, o derinlikte kaybolmayı, boğulmayı göze alamaz. Çoğumuz için derinlikler, boğulma riski hayatı boyunca girdiği risklerden zorluklardan çok daha risklidir.
 Peki bu riske girebilenler, muhtemelen ağlamayı  bilen, ağlamaktan utanmayanlardır. Evet, çoğumuz ağlamayı, ağlayan çocukları, insanları ayıplar ve zayıf insanlar olarak görür, hatta uzak  durmak isteriz. Uzak durma isteği anlaşılabilir bir istektir, insanlar mutluluğu arar ve  yaşadığı her an ve mutluluktan uzak olan  her şeyden arkalarına bakmadan kaçarlar.  İnsanlar için  söyledikleri gibi gülmek ve ağlamak birbirinden ayrılmaz hayati , insani duygular değildir. İnsanın elinden gelseydi ağlama duygusu şimdiye kadar tamamen ortadan kaldırılırdı.
Ağlamak zayıflık mıdır gerçekten? Nedir bize ağlamanın zayıflık olduğunu düşündüren? En çok ağlayanlar bebekler ve çocuklardır. Bebek anneye babaya muhtaçtır. Çocuklar da bebekler kadar olmasa da ağlamayı seçerler isteklerine ulaşmak için korunmaya yardıma muhtaçtırlar. İşte ağlamanın bize hatırlattığı bebekliğimize çocukluğumuzda gizlenen muhtaç olma duygusudur.
Aslında cevap toplumdadır. Toplum, ağlamayı insana yakışmayan, zayıflık belirtisi olduğunu gizliden zorla öğretir insana. Nasıl öğrendiğini bilmediği bu dayatılmış bilgi insanı katı sert bir hale getirir. Tıpkı robotlar gibi. Zamanımızın robotlaşmış, ağlayamayan insanları her şeyin bir tek gözyaşında gizli olduğunu, o minicik duygu damlasının mucize etkisiyle robotluktan insana geçişin yolu tek yolu olacağını göremezler. Göstermek isteyenleri de görmezden gelirler.
Kültürümüz, toplumumuz bu görmezden gelmeyi fazlasıyla destekler. Müziklerimiz, ezgilerimiz, şarkı sözlerimiz hep ağdalı hüzün doludur. İçimizdeki ağlama engelini aşmak için yardımcı olacağı yerde bizlerde tam tersi etki yapar. Asi, dünyaya isyan eder hale getirir bizleri. Ya da var olan isyanı güçlendirir, en üst seviyeye çıkarır.
O üst seviyelerden alt seviyelere inmek yılların birikimi ve toplumun etkileriyle nerdeyse imkansızlaşır. İsyan bayrakları dalgalanır havada olanca özgürlüğüyle. Aslında imkansız olmayanı imkansızlaştırırız. Kendi kendimizin en büyük düşmanı oluruz. Doğal olarak bunun da farkına varmayız.
Oysa ağlamayı bilmek , ağlayabilmek ve gülmeyi de unutmamak gerekir. Sadece lafta değil gerçekte de ağlamanın ve gülmenin birbirlerine ayıplanmayacak insani ve hayati bağlarla birbirine bağlı olduğunu görmeli ve görmeyen gözlere göstermeliyiz.Peki ama nasıl mı?
Bu iki duyguyu bir arada olanca gerçekliğiyle gözlerimizin önüne serer müzik ve sanat. Tiyatro, hayatın sahnelenen şeklidir ve gülen ve ağlayan surat simgeleriyle ağlamayı gülmekle eş tutar. Ya müzik? Görmek istemediğimiz gibi duymak da istemediğimiz için müziğinde tıpkı tiyatro ve sanatın her dalı gibi iki duygunun eş değerliliğini bizlere gösterdiğini göremez ve duyamayız.
Bugün dinlediğim bir şarkı Sezen Aksu klasiklerinden olan şarkı, ismiyle ve sözleriyle yeterince bu eşitliği vurgular ve bizlere görmemiz duymamız gerekeni inatla duyurup göstermek ister. Gelin daha fazla görmezden gelmeyelim… Yarattığımız körlükten kurtulalım... Belki de robotlaşan insan toplumunda bizi güçlü kılan veya yaşatacak olan ağlamamak değil, ağlayabilmektir. İşte sözlerime tercüman olan şarkı sözleri, bana daha fazla söz bırakmamakta… Peki ya sizlerde?
Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma
Ağlamak öfke delice nefret
Doruklarda aşk doyumsuz sevinç
Kahreden keder kısaca hayat
Ve nefesindir ve nefesindir
Ağlamak şu gelip geçici dünyada
Herşeye rağmen var olmak demek
Ağlamak yaşayan binlerce duygu
İnsanca ve çoşkulu güzel birşeydir
Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden sakın utanma
Ağlamak senin kara dünyada
Hala sevdiğin ve hissettiğin
Tüm güzelliğin ve çirkinliğinle
Var olduğundur
Ağlamak şu gelip geçiçi dünyada
Herşeye rağmen var olmak demek
Ağlamak yaşayan binlerce duygu
İnsanca ve çoşkulu güzel birşeydir.
            Güner Deniz Ertoğlu

2 Temmuz 2011 Cumartesi

ERDEM BİLMECESİ

Çoğu zaman anlamını bildiğimizi sanırız kullandığımız sözcüklerin… Ama biri bir anda ne demek tam olarak bu kullandığın sözcük dediğinde kendimizi açıklamaya çalışırken buluveririz. Biliyorsun işte bende biliyorum da açıklayamıyorum şuan deriz sonunda pes ederek...
Bugün yolda telaş içinde koşuşturan insanlara baktığımda, o hiç tanımadığım insanların yüzlerinden nasıl bir insan olabileceklerini anlamaya çalışırken yakaladım kendimi… İyi insanlar mıydı yoksa kötü mü? Benim iyi kötü diye varacağım yargılar ne kadar doğruluk payı içeriyordu? Kafamda sorular soruları kovalarken yanımdan gecen iki yabancının konuşmaları kafamdaki sorulardan hiç de uzak değildi. Onların sözleri bir soru daha doğuruverdi cevaplanmaya çalıştığım.
O sorudan önce konuşmalarına kulak kabarttığım konuşmayı aktarmalıyım. Biri hakkında konuştukları belliydi.
-İyi biri tanıdığım kadarıyla erdemli, alçak gönüllü ve dürüsttür Sen yanılış anlamışsındır.
-Yanlış anlamadığımı düşünüyorum hem erdem de neymiş? Dürüstlük mü bana güvenilmez biri hissini verdi.
Yanlarından geçerken duyduğum bundan ibaretti. Dürüstlük, alçak gönüllülük bildiğim o an sorulsa açıklayabileceğim kavramlardı. Peki ya erdem kavramı, erdemli olmak nedir denseydi düşünmem gerekecek belki de açıklayamayacaktım. İşte bu soru “erdem de neymiş?” sorusu kafamdaki soruları geri planda bıraktı. Kime erdemli deriz? Erdem dediğimiz davranışlar nelerdir? Cevaplamam gereken soru buydu.
Bu soruyu Sokrates de sormuştu kendisine. İyiyi kötüyü kesin çizgilerle ayırabilir miyiz diye sormuştu tıpkı benimde bugün kendime sorduğum gibi. Yunan düşünürü Protogoras, herkesin ölçüsünün kendisine göre olduğunu bu sebeple kesin çizgilerle iyi kötü arasında ayrım yapılamayacağını söyleyerek negatif bir yaklaşım sergilemiştir. Sokrates bu noktada ortaya yeni bir soru atmış iyi ve kötünün kişilere göre değiştiğini söylersek toplumu nasıl ayakta tutarız hangi değerlerin üstüne toplumu oturturuz diye sorarak karşı çıkmıştır Protogoras’a. Sokrates karşı çıkışını sorduğu soruya verdiği cevapla açıklar: Kişilerin içinde gizlenen, uyandırılmayı bekleyen ortak bir eğilimin iyilik olduğunu bu iyiliğin ortaya çıkmasının yolunun eğitim olduğunu söyler.  İnsanın kendisini tanıması gerektiğini, insanın kendisini bilmesinin erdemdir der. Erdemin iyilik gibi yapımızda gizlendiğini eğitimle bu erdemin gelişeceğini, bu gelişimin toplum için çok önemli olduğunu ileri sürer. Erdemsiz insanların devletinin yıkılmaya mahkum olduğunu da ekler.
Sokrates’in öğrencisi Aristippos’a göre yaşamın amacı olarak hazcılığı savunmuş bu düşüncesini Sokrates’in düşüncesiyle birleştirip yaşatmak istemiştir. Ona göre insanı insan eden duygudur ve buna bağlı olarak erdem, haz almakta ölçülü olmaktır.
Spinoza ise Aristippos’a tamamen karşı çıkar. Spinoza’ya göre erdem akla uygun davranmaktır. Erdemin tek temeli kendi koruma çabasıdır. Bunu netleştirmek için örnekler Spinoza. Bir çocuğun denize düştüğünü boğulduğunu gördüğümüzde atlayıp onu kurtarmak isteriz. Peki ya siz yüzme bilmiyorsanız? Sizin de çocuk gibi boğulma tehlikesi içine girersiniz. Boğulmasanız dahi üşütüp hastalanabilirsiniz. Böylece örneğin de erdemin akla uygun olması gerekliliğini net bir şekilde vurgular Spinoza.
Mandeville ise insan toplumunu ve erdemi bir arı kovanında inceler. İncelemesi bir hayli ilgi çekici bir öykü tadındadır. Arıları durmadan çalıştıran, güvendiren zengin eden örgütleyen örnek bir toplum haline getiren sebep erdemli olmak değil tam tersine erdemsiz olmaktır. Yükselme, ilerleme hırslara, çekemezliklere, kendini beğenmişliklere, aç gözlülüğe, zevk düşkünlüklerine dayanıyordu. Erdemsizlikle zengin olan bir arı, erdemsizliği gözlemleyerek “erdem elden gidiyor halimiz ne olacak diye haykırır ve diğer arıları etkiler. Bütün arılar erdemliliği arar ve özlem duyar. Erdemli arı kovanları çölden farksızdır. İşsizlik almış yürümüş, mahkemeler kapanmış, herkes az ile yetinip yaşar hale gelmiştir. Herkes aşırı zevklerinden sıyrıldığından arılar için çok az şey gereklidir artık. Lüks, düşünce sanatları söz bile edilmez olmuştur. İyi arılar savaşma güçlerini kaybetmiş düşmanlarda bundan faydalanma fırsatını kaçırmamışlardır. Canını kurtarabilen arılar kovanlara sığınmış erdem yoluyla mutluluğu bulmuşlardır. Mandeville, Sokrates’in tersine “erdemsizliklerimiz  olmazsa toplum gelişmez , insanın mutluluğu erdemsizliğe bağlıdır” der. Madeville’ye göre erdem, kendimizi başkalarının karşısında üstün görme çabasından ibarettir.
Zamanında anlaşılmayan filozof Nietzsche için ise erdem, insanın insanüstüne ulaşmak için harcadığı çabadır. İnsanı uysallaştıra kurttan kuzuya dönüştüren  her şeyin erdem diye görüldüğünü bunun ise korkaklıktan başka bir şey olamayacağını söyler Nietzsche. Şehveti, hükmetme isteğini, ve bencilliği üç  büyük kötülük olarak görüldüğünü de ekler. Ruhların ve bedenlerin keyiflenmelerine erdem der Nietzsche. Bu erdemi ancak sağlam ruh ve bedenlerin taşıyabileceğini söyler. İnsanı asileştiren bencilleştiren şeylere erdem denmeliydi der. Ve erdeme sıra dışı belki de anlaşılmaz bir bakış açısı kazandırır.
Friedrich HEGEL: Erdem, varlığın bilincidir.
KALLIKES: Erdem, güçsüzün işine gelendir
VOLTAIRE: Erdem, benzerine iyilik etmektir.
SARISTIPPOS: Erdem, haz almada ölçülü olmaktır.
SPINOZA: Erdem akla uygun davranmaktır
Joseph BUTLER: Kişinin kendi kendinin yargılamasıdır.
Immanuel KANT: Erdem bir içgüdü işi değil bir akıl işidir.
Max STIRNER: Erdem, kendi isteklerime benim uygunluğumdur.
SCHOPENHAUER: Erdem denmeye değer tek eğilim acımaktır 
LEIBNIZ: Erdem bir zorunluluktur şu halde erdemsizlik mümkün değildir.
BERKELEY: Erdem, sonsuz güçlü ruhun idrak ettirdiği bir fikirdir.
SARTRE: Hiç bir şey kişi oğlunu, kendinden, kendi benliğinden kurtaramaz
SOKRATES: Tek kesinlik, erdem bilgisindedir. Erdem öğrenilir. Kişiler bilmedikleri için kötüdürler. Erdem birdir, bölünmez, ayrılmaz. Erdem insanın kendini bilmesi, tanımasıdır.
MACCHIAVELLI: Sözünde durmak büyük bir erdemdir, ama bütün büyük işleri sözünde durmayanlar başarmışlardır
DESCARTES: Erdem düşünce ölçüsünü kullanmaktır. İyi sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz karardan ibarettir.

Net bir cevap vermek oldukça zor.Bütün düşünürler erdeme dair bazen uzun uzun anlattıkları bazen de tek bir cümlede özetledikleri düşüncelere sahiptirler.
Benim bugün cevap vermeye çalıştığım “erdem nedir?” sorusuna birçok cevap verilmiştir. Bu verilen cevapların yanına bende bir cevap ekleme gereği duyduğumdan, erdemin benim için ne olduğunu ifade etmeyi deneyeceğim. Benim için erdem ussaldır, insanı insan yapan usa dayanmalıdır erdem. Erdem Spinoza ile benzer düşündüğümü söylemek yanlış olmaz. Ama en güzel erdem tıpkı Sokrates’in dediği gibi insanın kendini tanıması ve bilmesidir.
Peki sizin için erdem nedir? Bir anda biri sizlere erdem nedir dediğinde yüzeysel bir cevaptan fazlasına sahip misiniz?
                                                             Güner Deniz Ertoğlu

18 Haziran 2011 Cumartesi

ZAMAN ALGISINDAKİ YANILGI

Kendimizi ifade edişimizi, kafamızdaki soyut düşünceleri elle tutulur hale getirme çabamızdaki en büyük destekçilerimiz dilimiz ve kullandığımız sözcüklerdir. Sözcüklerin ortak bir ad altında toplanması ve yaygın bir şekilde kullanılır hale gelmesi süreci oldukça uzundur. Bu ortak ad altında toplanmayı ve evrensel bir kullanışa dönüşümü başaran sözcükler kavramsallık özelliği kazanarak kavram haline gelirler.

Peki nedir bu kavramlar? Güç kavramı, devlet kavramı, ölüm kavramı, yaşam kavramı, mutluluk kavramı, merak ve korku kavramı, savaş kavramı, barış kavramı, suç kavramı, ceza kavramı ve buna benzer sayfalar dolusu birçok kavram sayabiliriz. Bu kavramları kullanırken hakkını vermeyi başarabiliyor muyuz? Bu kavramların nerden nereye geldiklerini gerçekten anlamaya açıklamaya çalışıyor muyuz?

Ben kavramları anlama uğraşında henüz yolun başındayım. Şimdiye kadar ölüm ve ölümsüzlük kavramını, mutluluk ve mutlu yaşam kavramlarını anlamlandırmaya çalıştım.   Bugün anlamlandırılması, tanımlanması en zor olduğunu düşündüğüm kavramlardan biri olan “zaman kavramını” ele almaya karar verdim.

Zamanı tanımlamanın zorluğunu zamanın özelliklerini sıralayarak azaltmaya çalışmalı. Zaman göreceli bir kavram olması yönünden diğer kavramlarla benzerdir fakat tamamen algısal ve insanın yarattığı bir olgudur fakat bu olguyu kendisinin yarattığını unutmuş gibi sürekli zamanla yarış halindedir. Ünlü bilim adamı Einstein “geçmiş, şimdi ve gelecek birer yanılsamadır; ancak vazgeçilmezdir” diyerek zaman kavramını özetler. Zamanın bu yanılsama özelliğini en çok yapmak istediklerimizi yapmaya zaman bulamadığımızda algılarız ve zamanın bizden önde gittiği bizleri geride bıraktığı yanılsamasına kapılırız. İşte bu yanılsamadır bizi zamanla yarış haline getiren. İnsan nadiren de olsa zamanın önüne geçmeyi başarsa da bu yarışın galibi çoğunlukla zamandır.

Bugünlere kadar aklıyla hayatta kalmayı başaran tek canlı insan ama insandan da önde giden bir şey var ki o da zaman. İnsan doğayı şartları kendine uydurmayı başarmış ama zamanı kendine uydurmayı başarmakta henüz yeterli değildir. 

  Tamamlanması gereken işlerimizi kafamızda hayal ettiğimiz zamanda bitiremememiz geçmişimizi, yapacaklar listemizdeki işler ise geleceğimizi oluşturur. Geçmiş zamanda yapamadıklarımız bu sebepten yanılsamanın başlangıç noktasıdır.

                        Deniz Ertoğlu

11 Haziran 2011 Cumartesi

...ÜMİT DUYGUSUNUN KARMAŞASI....

Daha önce insanın doğa şartlarına uygun olmamasından, bu durumun insanı güçsüz kıldığından bahsetmiştim. İnsan, hayatta kalmak, soyunu sürdürmek için çareyi doğayı kendine uydurmakta bulmuştu. İnsanın usu, ussal bir varlık olması, onu diğer canlılardan ayrıştıran en belirgin özelliği kabul edilmiştir.

İnsanın doğaya karşı güçsüzlüğüne rağmen hayatta kalması küçümsenmeyecek bir başarıdır. Hayatta kalmak kolay olmamıştır hayatını sürdürmesi de kolay olmayacaktır. Hayatı boyunca karşılaştığı güçlerle başa çıkmak için “us” yeterli olacak mıdır? Us, çok güçlü bir kontrol merkezi olsa da onun da bir destekçiye ihtiyacı yok mudur?

Zamanla ortaya usu etkileyen yönlendiren duygular çıkmıştır. Hırs, mutluluk, üzüntü, acı gibi duygulardır bunlar. Hırs, usla birlikte hareket eden usu yönlendiren duygulardan biridir. Tarihimize baktığımızda savaşlar, topraklarını genişletmek isteyen güçler yaptıkları stratejik planlarla uslarını, kazanma hırslarıyla duygularını öne çıkarmakta us ve duygu birlikteliği zafer getirmektedir. Zaferler, zafer kutlamalarında ortaya çıkan cümbüş eğlence, mutluluğun, en güzel sergileniş şekillerinden biridir.  Kaybedilen savaşlardaysa ortaya çıkan sessizlik, hüznün sessizliği anımsatmaktır.  Savaş gibi olağanüstü olayların dışındaki gündelik olaylarda da yaşanan olaylar karşısındaki tepkilerimizi usumuz ve duygularımız belirlemektedir.

Kazançlar mutluluk, kayıplarsa üzüntü sebebidir. Mutluluk, kabul edilesi,  kabul edilesi duyguların en güçlüsüdür. İnsanın yaşama sevincini arttırır, mücadele etme gücü verir. Peki ya kayıplar, kayıplar, bunun tam tersi çok güçlü ümit kırıcı, yaşam sevincini azaltıcı etkiye sahiptir. Kayıplardan sonra yeniden denemek zaman zaman yarattığı olumsuz etkilerden dolayı tercih edilen bir yol olmaktan çıkar. Bu durumlarda insan tekrar denemeye itecek, olumlu duygulara yönlendirecek bir güce ihtiyaç duyar. Ümit etmek, ümit duygusu, olumsuzluğu olumluya çeviren en güçlü duygulardan biridir. Bunu mitolojik bir hikaye olan “Pandora’nın kutusu” da çok iyi yansıtır:

“Tanrıların tanrısı Zeus, tanrıların dağı olarak da bilinen Olimpos Dağı'ndan ateşi çalıp insanlara götüren Prometheus'u ve onun yandaşlarını cezalandırmak için, oğlu Hephaistos'a bir kadın yaratmasını söyler. Hephaistos, bir parça toprağı su ile karıştırıp çamur hâline getirir ve ardından bu çamura şekil verir. Bilgelik tanrıçası Athena da çamura el becerilerini öğretir ve beline süslü bir kuşak bağlar. Ardından, aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit, bu varlığa kadını kadın yapan nitelikleri verir. Artık bu çamur, güzel, tutkulu, şehvetli ve heyecanlı bir valık hâlini almıştır. Daha sonrasında ise Hermes, bu varlığa kötülük aşılar ve onu yalancılık, düzenbazlık gibi şeytanî duygularla donatır. Son olaraksa Zeus, dört rüzgar estirerek bu varlığa can verir ve 'bütün tanrıların armağanı' anlamına gelen "Pandora" ismini koyar. Pandora, herkesin dikkatini çekecek derecede özenle yaratılmıştır ve son derece alımlıdır. Sıra, ateşi çalan Prometheus ve yandaşlarını cezalandırmaya gelmiştir. Zeus, Pandora'ya, içinde türlü kötülüklerin bulunduğu kutuyu vererek onu Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a yanına yollar. Epimetheus, ağabeyinin Zeus'tan gelecek hiçbir şeyi kabul etmemesi yönündeki uyarısını dikkate almaz ve Pandora'nın güzelliğine kapılarak onunla evlenir. Bu zamana kadar kötülüğün ne anlama geldiğini dahi bilmeyen erkeklerin, yani insanların, "kötülük" ile karşılaşması çok sürmeyecektir. Zira, belli bir zaman sonra, her zaman yanında taşıdığı bu kutunun içinde ne olduğunu merak edip kutuyu açan Pandora, yeryüzüne türlü kötülüklerin ve felaketlerin dolmasına sebep olur. Bunu gören Prometheus, kutunun kapağını derhâl kapatır; fakat kötülük ve fenalıklar yeryüzüne çoktan yayılmıştır. Durumun bu kadar kötüye gittiğini gözlemleyen tanrılar, bundan büyük bir üzüntü duyarlar ve kutunun alt kısmına "umut"u koyarlar. Prometheus kutuyu tekrar açar ve bu sefer umut, ümit  yeryüzüne yayılır. Bundan böyle insanlık, bu umut, ümit sayesinde kötülüklerin üstesinden gelmeyi başarabilecektir.”
Buna karşı çıkan görüşler daha vardır. Bu görüşlerden biri “ümidin kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır” diyen Nietzsche’ye aittir. Bu düşüncenin yanlış olmadığı da bir gerçektir. Ümit etmek, ümit ettiğine ulaşamamak insanda yoğun bir üzüntüye ve işkenceye neden olması kaçınılmazdır… Burada Nietzsche’nin gözden kaçırdığı önemli nokta, ulaşabileceğimiz konularda ümit edersek işkencenin önlenebileceğidir

Ümit etmenin,insanları hayata bağlayan onları güçlendiren güçlü kılan bir duygu mu olduğu yoksa polyannacılık oynamaktan avunmaktan ibaret mi olduğunu netleştirmek imkansız  denecek kadar zor görünmektedir.Fazlasyla göreceli bir kavram ve duygu olması kesin sözcüklerle ifade ediş çabalarımı nerdeyse imkansız kılmaktadır.Bu yüzden sözlerimi ... ile sonlandırıyorum... 

6 Haziran 2011 Pazartesi

GİZLİ HAZİNEMİZ “ MERAK”

  Merak kavramını,  bir şeyi yapmaya, öğrenmeye duyulan yoğun istek olarak yüzeysel olarak ifade edilirse yanlış olmayacağını düşünüyorum. Ama benim için “merak”,  bu yüzeysel tanımdan çok daha fazlasını içeren insanlığın bugünlere gelmesine ve daha da ileri gitmesini sağlayabilecek tek kavram.

  İlk olarak korku duygusu ortaya çıkmış, ilk insan,  kendisinden aşağıdakilere aldırmamış fakat kendisinden yukarda olanlardan korkmuştur. Gök gürlemesi, şimşek çakması, yıldırım düşmesi hayvan saldırıları ve benzeri olaylardan korkan ilk insan anlam arayışına düşmüş ve merak duygusunu hissetmeye başlamıştır.  Merak duygusu ve yaşanan olayları ilk insan kendisinden üstün bir güç olan Tanrı düşüncesiyle açıklamaya anlamlandırmaya çalışmıştır. Tanrı düşüncesi, fiziki güçlere, yıldızlara, putlara, karşıt ilkelere, büyük yargıca, evrene evrenin ruhuna tapınma şeklinde değişim ve gelişim göstermiştir.

  Tanrı düşüncesi insanlara anlamlandırması gereken bir kavram, bir gerçek daha sunmuştur. Ölüm kavramı da tıpkı Tanrı kavramında olduğu gibi insanlarda korkuya sebep olmuş ve ölümü de korkulacak bir kavram olmaktan çıkarmak, anlamlandırmak istemişlerdir. İnsanın öleceğini bilmesinin insan hayatının üzerinde farkında olunmasa da yavaşlatıcı bir etkisi vardır. Ölüm düşüncesi yaşam sevincinin azalmasına ve bu sevincin yarıda kalmasına neden olur. İnsan eğer öleceği günü bilseydi bir gün dahi yaşamayı başaramazdı. İnsanın öleceği günü bilmemesi ve ölümle her gün karşılaşmaması ölümün yaşam üzerindeki yavaşlatıcı kırıcı etkisinin azalmasına yardımcı olur. Hele ki ölümün kişisel bir kavram olduğu kadar toplumsal bir kavram olduğu da düşünülürse her an ölüm gerçeğiyle yüzleşen insanlardan oluşan bir toplumun ilerlemesi de kaçınılmaz olarak yavaşlayacaktır. İlk insan tabiî ki ölüm kavramını bu derece anlamlandıramadı fakat kafalarındaki ölümle ilgili anlam karmaşasını ölümden sonra hayatla anlamlandırmayı denedi. Din, Tanrı bu noktada insanların sığınağı, tutunduğu dal olmuştur. Bunu Tanrı’yı yücelterek, “insanların ölümlü tanrılar, tanrılarınsa ölümsüz insanlar” olduğunu söyleyerek ifade etmeye çalışmışlardır.

Ölümün anlamlandırılması, insanın kendini tanrının benzeri sayması korkuları yok etmede yeterli olmamış, anlam arayışı bugünlere kadar süregelmiştir. Din ve Tanrı düşüncesinde daha da ilerlenmiş ve sonsuz evrenin varlığını anlamak ve açıklamak için Tanrı ve din düşüncesinin gerekmediğini ileri süren Budizm’e kadar gelinmiştir. Ve ölümden yepyeni bir kavram olan ölümsüzlük kavramı doğmuştur. Terzi Hermes’in evrensel düşü bunu çok iyi yansıtmaktadır.:
  “Kocaman boşluğun en altında ölümlülük mekanı dünya, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı… Zuhal yıldızı, evrenselin gizini taşımaktadır. Zuhal, parlak bir ışık içindedir. Ruhlar oradan koparak, dünyaya doğru düşmeye başlarlar. Düşüş, büyük ışıktan uzaklaşıldıkça, yavaş yavaş koyulaşan karanlığa doğrudur. Işık ruh, karanlık ise maddedir. Ruh kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek ama maddeye boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye boyun eğmesi ona yenilmesi demektir. Eğer sınavı geçemezse ruhtaki ışık sönecek ve ruh karanlıkta kalacaktır. Karanlıkta kalan ruh zamanla karanlığın içinde eriyip yok olacaktır. Sadece salt gerçeği öğrenmeyi başaran ruhlar başarılı olacaklardır. O aydınlık şuura ulaşmak için istemek yeterlidir. Yükselen ruh, tüm güzellik, tüm güç, tüm akıl ve Tanrısallığı kendi içinde bulmuş olacaktır. İşte bu ölümsüzlüktür. "

   O zamandan bu zamana gelmemizi sağlayan merak kavramını yüzeysel ifade edişlerden kaçınmalıyız. O zamanlarla bu zamanlar arasındaki uçurumlar merak sayesinde kapatılabilmiştir. Ölüm, Tanrı, Ölümsüzlük,  hangi kavramı, gerçeği anlamlandırmaya çalışırsak çalışalım temelde merak olmadan hiçbirini anlamlandıramayız… Merak duygumuzu kaybetmemeye, ona sahip olmaya çalışalım tıpkı küçük çocuklardaki merak duygusu gibi canlı tutalım yaşatalım… İnadına merak etmenin yasaklandığı, tehlikeli görüldüğü zamanımızda "Merak'a" sıkı sıkıya tutunalım ki böylece o günlerden bugünlere, bugünlerden de geleceğe bakabilelim…

                    Güner Deniz Ertoğlu
 

5 Haziran 2011 Pazar

US İLE GELEN İNSANLIK

Taştan, topraktan bitkilerden, hayvanlardan başlayıp insana kadar süregelen bu süreç nasıl bir süreçtir? Peki ya insanın, bitkiler hayvanlar arasından sıyrılıp bu derece gelişmişimi başkalaşımı, insanlaşması neden ve nasıl olmuştur?
Bu başkalaşmanın açıklamasını bulmaya çalışan birçok isimden söz edebiliriz. Bu isimlerden biri Hollandalı anatom Louis Bolk’tur. Louis Bolk’a göre bu başkalaşmanın nedeni, bireysel gelişmedeki gecikmelerdir. Hayvanlar doğduktan birkaç gün veya hafta sonra yürür, insan ise 1 yıl sonra yürümeye başlar. Hayvanların büyümesi birkaç ay yada yılda biter fakat insanın büyümesi 19 yıl sürer. Hayvanlar tüylü olarak doğar insan ise doğumundan 15 yıl sonra tüylenmeye başlar. İnsan bu ve benzeri birçok durumda embriyo durumda kalır. İnsanın geç kıllanması, geç yürümesi, geç büyümesi gibi gecikmeler aslında insanın yok olmasına sebep olacak güçsüzlüğünü gözler önüne sermektedir. İnsan bu güçsüzlüğünden dolayı çevresine uymaz, uyamaz. Oysa her hayvan çevresine uyar, çevrenin gerektirdiği şartlara uygun olarak yaşayabilir.  İnsan çevreye uyamadığından, çevresini kendine uydurmak zorundadır. Hayvanlar kıllanarak soğuğa karşı korunarak yaşarlar. İnsan ise kıllanamayacağından hayvanların derisini yüzüp sırtına geçirerek yaşamını sürdürür. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi insan, çevresine karşı güçsüzlüğünü aşmayı, çevresini kendisine uydurmayı aklını kullanarak başarmıştır.

  Alman antropolog Arnold Gehlen ise başkalaşımı açıklamaya her insanda hayvanlık olduğunu söyleyerek başlar. İnsanın yaşamını hayvanlar gibi çevresine uymasına değil, çevreyi kendisine uydurmasına borçlu olduğunu söyler. Bu durumun insana özgü bir nitelik olduğunu da ekler. Hayvanların bütün davranışlarının doğaya uygun olduğunu, insan davranışlarının ise tamamen doğaya karşı olduğunu ifade eder. Dik yürümenin insanı özgürleştirdiğini, ayaklık etmekten kurtardığını, ayaklık etmekten kurtulmuş ellerin zekanın güdümüyle aletleri işlemeye başladığını savunur. Kısaca insan özgürlüğünü, beyin el diyalektiğine borçludur diye özetler.
  
Karşıt görüşleri savunan kuramlarda var. İnsanın hayvanla arasında hiçbir nitelik farkı olmadığını insanın sadece gelişmiş zekalı bir hayvan olduğunu öne süren kuramlardır bunlar. Bu kuramlara göre:
 İnsanı insanlaştıran dilin, beynin işi olduğunu ve maymungillerde de kendilerine özgü bir dil bulunduğunu Gerner ve Schwidetzky  gözlemleriyle doğrulamıştır. İnsanda görülen eksik organların görevleri beyne yüklenmiştir. İnsandaki eksiklikler ve eksik organların görevlerinin beyne yüklenmesinin insanda gerilemelere sebep olduğu ileri sürülmüştür . Eğer insan soğuktan korunmak için hayvanların derisini yüzmeyi beceremeseydi, soğuktan donmamak için insanda tüylenecekti varsayım olarak kalmıştır.

  Bilimsel bulgularsa insanı insanlaştıranın emek olduğunu ileri sürüyordu. İnsan emek harcayarak üretir, hayvan ise doğada bulduklarıyla yetinir. İnsan elleriyle alet icat etmiş ve el yetkinliğini yaptığı işlerle arttırmıştır. Elin işle, işin de elle karşılıklı etkileşimi insanları birbirleriyle iletişim kurmaya itmiştir. Dil de böylece iletişim ihtiyacından doğmuştur. Dil insanı insanlaştıran ama her şeyden önce toplumsal bir varlık haline getiren gelişmelerden biridir. Ormanda hayvanlar tarafından yetiştirilmiş çocukların insanların arasına karıştıklarında insandan doğmuş olmalarına rağmen insanlıktan çok uzak davranışlar sergilemeleri insanın ancak toplum içinde insan olabileceğinin kanıtıdır.  İlk düşünen insanın, ilk konuşan insan olduğu düşünüldüğünde, dil tek başına düşünceden soyutlanarak var olamayacağı anlaşılmaktadır. Düşünce ve dil diyalektiği insanı dünyaya açılan ilk toplumsal canlı konumuna getirmiştir.

  Peki ya hayvansal yanımız olarak bildiğimiz içgüdülerimiz? İçgüdü kavramını belli bir olay karşısında gösterilen belli bir tepki bir davranış olarak ifade edebiliriz. Düşmanını gören bir hayvan bağırır, saldırır ya da kaçar. İnsanın nasıl davranacağı ise içinde bulunduğu sosyal ve etik şartlara göre değişkenlik gösterir. Eğer düşmanını gördüğü anda işine kaçmak değil de düşmanına sarılmak geliyorsa düşmanına sarılabilir, hatta öpebilir bile. Ama bu davranışından dolayı içindeki huzursuzluğu da yok sayamaz. İnsanın içgüdüsü işte bu kadar zayıftır. 

   İnsanı insan yapan emek, iş eylemdir. Görme, duyma, tat alma, düşünme, konuşma insanı hayvan kategorisinden kesin çizgilerle ayırır. Hayvanlar davranır, insanlar eylemleştirir. Davranıştan farklı olarak eylem, moral olarak yargılanmış, ahlaksal bir yapı etik gerektiren özgürlükle var olabilen bir kavramdır. Genelleme yapmaya çalışırsak insanın gerçekleştirdikleri eylem, hayvanlarınki ise davranış ağırlıklıdır.

     İnsanı hayvandan ayıran özelliklerinden en önemlisinin düşünmek,  sorgulamak, konuşmak, üretmek ve toplum içinde yaşabilmek gibi eylemleri gerçekleştirmesini sağlayan bir kontrol merkezine akla sahip olmasıdır.

1 Haziran 2011 Çarşamba

YAŞANILASI HAYATLARA GİDEN YOL:)


  Bazen bir soru takılır aklınıza bir türlü cevabını bulamazsınız.Son zamanlarda o sorulardan biri olan "Ben Kimim?" sorusunu sordum kendime..Cevabı çok basit görünüyor hatta bildiğinizi sanıyorsunuz..Bende öyle sanıyordum..Ama  bilmediğimi farkettiğimde kafamda bir soru daha oluşuverdi hemen..Nasıl bilmem ben kim olduğumu nasıl?
    Adım Deniz! Benim adım Deniz! diye üç kere beş kere tekrarladım  yüksek sesle..Ama yeterli değildi..Cevabı düşünmeye odaklanmışken bir ses duydum sandım..Saçmalama burda tek başınayım ses falan yok  derken yine duydum o sesi...Fısıltı gibiydi çok zayıftı çok zor duyuluyordu...Duymamayı seçtim ve aklımı başıma toplamaya ve  kahve içmeye karar verip tam mutfağa yönelmiştim ki  yine o ses..Resmen beni takip ediyordu ve bana;
-Sen bu korkak değilsin olmamalısın " diye fısıldıyordu.
Sinirlenmiştim..
-Korkak mı? Ben mi? Sen ne dediğini sanıyorsun? diye bağırdım içimden çığlıklar atan ama duymaya çalıştığımda "sadece bir fısıltıdan ibaret olan o sese..
Kızgındım gerçekten kızgın! Napmaya çalışıyorsun sen diye bağırdım kimle konuştuğumu bilmeden..Ve kendi sesimden korktum sessiz evin içinde her yerde yankılanmıştı sanki...Hiç konuşmadan durdum bir süre sakinleşmeye çalıştım..Dikkatle dinleyince içimdeki sesin de sustuğunu farkettim..
-Ee nihayet! diye seviniyordum ki..
-Gittiğimi mi sandın dedi yine o kulak tırmalayacı garip fısıltısıyla!!
Off yine mi o kulak tırmalayan fısıltı! Çok anlamsız! "kulak tırmalayan fısıltı" . Zıtların birlikteliği desem ..Yok yok bu zıtların birlikteliği falan değil..Peki ama  ne bu? Anlamlandıramadığım bir şey bu!
-Anlamak mı istiyorsun? diye sordu birden.
Bunu sorarken yine kulağımı tırmalamıştı sesi!
-Evet anlamak istiyorum derken buldum birden kendimi.
Gerçekten anlamak istediğimden emin olmak ister gibi vurgulaya vurgulaya en yüksek ses tonuyla;
-Emin misin anlamak istediğine dye  sordu.
-Evet anlamak istiyorum dedim ya! Hadi anlat artık!
Bu kez alttan aldı.
-Tamam tamam kızma hemen anlatıyorum.
"Ben senim diye başladı sözlerine.
Nası yani demek istedim ama sustum.Merakım çok güçlüydü  sesimi çıkarmak istesemde çıkaramadım..
-Evet evet ben, senim diye devam etti
İçimden nasıl yani diye sorduğumu mu duydu acaba dedim kendi kendime.Oysa anlatmaya hiç ara vermeden devam ediyordu.
-Ben senin içindeyim.Hayatın koşuşturmacasında duymayı unuttuğun sesinim ben!
İçimden bu kadar kulak tırmalayan dayanılmaz bir sesi nasıl duymam diye geçirdim...Anladım! Sen benim vicdanımsın diyordum ki rahatlamış bir şekilde, daha ağzımı açamadan;
-Hayır! Ne vicdanı! Sana "ben senim diyorum ya! Vicdanı da nerden çıkardın diye bağırıyordu..
Ses tonundan anladığım kadarıyla onu kızdırmıştım.Ama daha fazla tutamadım kendimi ..
-Ee nesin sen in misin  cin misin?
-Ben, senim!
Tutturmuş bir "ben, senim gidiyor!
Sus da dinle dedi o dayanılmayacak seviyeye çıkan kulak tırmalayacı sesiyle.
Sustum..Taa ki o tamam sözlerim bitti bu kadardı diyene kadar...
-Ben, senim! Ruhunum.İçindeki sesinim.Görünmezim evet ama bedenden, bedeninden daha güçlüyüm.yıllardır içerde unutulmaktan, mutsuzluktan bıktım,yoruldum, ve de boğuldum.Artık mutlu olmak istiyorum.Artık beni dinleyerek yaşayacaksın!
-Zaten seni dinlemiyor muydum? diye sordum onu kızdırmamaya özen göstererek.
-Hayır.Dinlemiyordun yoksa bu isyanım niye?Artık ne istediğini görmeni, benim sözlerimi sesimi duymanı istiyorum.Duymakla da yetinmemeni uygulamanı da istiyorum tabiki..
Peki ne istiyorsun diye sordum. Kafamda hala soru işaretleri dolaşıyordu.
Bak hala ne istiyorsun diyorsun! diye bağırdı.
Onu kızdırmıştım yine..
Ne istiyorum diye sormalısın.doğru olan bu!Ben senim anlasana!
-Peki ben ne istiyorum diye sordum daha fazla kızdırmamak için onu.
-Çok basit bir şey..Huzur ve mutluluk..
-Çok mu basit?Basit olan gerçekten bu mu? Bu hayatta, huzur ve mutluluk kadar zor bulunan başka ne var?Sen içerde kala kala dünyayı,hayatı görmeyi unutmuşsun!
-Ben dışarıyı görmeyerek birşey kaybetmedim ama sen içindeki beni görmeyerek, duymayarak çok şey kaybettin ve hala  da kaybediyorsun! Sana verilen mutlu ve huzurlu yaşama şansını kaybediyorsun!
Nasıl olduğunu anlamasamda ikna olmuştum.Haklıydı..Hayat benim hayatımdı artık istediğim gibi yaşamaya başlamalıydım..
Ses tekrar yükseldi.Son birşey daha var söylemek istediğim..
-İnsanlara da söyle bunları, içlerindeki sesi duysun ve takip etsinler.Paylaş ki mutluluğun artsın!
Yine haklıydı.Paylaşmalıydım..

Ve bu yazımda sizinle bunu paylaşıyorum.Sizde benle ve insanlarla paylaşın ki içindeki sesi duyanlar ve mutlu insanlar artsın..İçimizdeki bilgeyi görmezden gelmeyelim, görmezden de gelinmesine de  izin vermeyelim..Her paylaşım bizi daha mutlu ve huzurlu bir topluma,hayata doğru götürecektir:)
Güner Deniz Ertoğlu