18 Haziran 2011 Cumartesi

ZAMAN ALGISINDAKİ YANILGI

Kendimizi ifade edişimizi, kafamızdaki soyut düşünceleri elle tutulur hale getirme çabamızdaki en büyük destekçilerimiz dilimiz ve kullandığımız sözcüklerdir. Sözcüklerin ortak bir ad altında toplanması ve yaygın bir şekilde kullanılır hale gelmesi süreci oldukça uzundur. Bu ortak ad altında toplanmayı ve evrensel bir kullanışa dönüşümü başaran sözcükler kavramsallık özelliği kazanarak kavram haline gelirler.

Peki nedir bu kavramlar? Güç kavramı, devlet kavramı, ölüm kavramı, yaşam kavramı, mutluluk kavramı, merak ve korku kavramı, savaş kavramı, barış kavramı, suç kavramı, ceza kavramı ve buna benzer sayfalar dolusu birçok kavram sayabiliriz. Bu kavramları kullanırken hakkını vermeyi başarabiliyor muyuz? Bu kavramların nerden nereye geldiklerini gerçekten anlamaya açıklamaya çalışıyor muyuz?

Ben kavramları anlama uğraşında henüz yolun başındayım. Şimdiye kadar ölüm ve ölümsüzlük kavramını, mutluluk ve mutlu yaşam kavramlarını anlamlandırmaya çalıştım.   Bugün anlamlandırılması, tanımlanması en zor olduğunu düşündüğüm kavramlardan biri olan “zaman kavramını” ele almaya karar verdim.

Zamanı tanımlamanın zorluğunu zamanın özelliklerini sıralayarak azaltmaya çalışmalı. Zaman göreceli bir kavram olması yönünden diğer kavramlarla benzerdir fakat tamamen algısal ve insanın yarattığı bir olgudur fakat bu olguyu kendisinin yarattığını unutmuş gibi sürekli zamanla yarış halindedir. Ünlü bilim adamı Einstein “geçmiş, şimdi ve gelecek birer yanılsamadır; ancak vazgeçilmezdir” diyerek zaman kavramını özetler. Zamanın bu yanılsama özelliğini en çok yapmak istediklerimizi yapmaya zaman bulamadığımızda algılarız ve zamanın bizden önde gittiği bizleri geride bıraktığı yanılsamasına kapılırız. İşte bu yanılsamadır bizi zamanla yarış haline getiren. İnsan nadiren de olsa zamanın önüne geçmeyi başarsa da bu yarışın galibi çoğunlukla zamandır.

Bugünlere kadar aklıyla hayatta kalmayı başaran tek canlı insan ama insandan da önde giden bir şey var ki o da zaman. İnsan doğayı şartları kendine uydurmayı başarmış ama zamanı kendine uydurmayı başarmakta henüz yeterli değildir. 

  Tamamlanması gereken işlerimizi kafamızda hayal ettiğimiz zamanda bitiremememiz geçmişimizi, yapacaklar listemizdeki işler ise geleceğimizi oluşturur. Geçmiş zamanda yapamadıklarımız bu sebepten yanılsamanın başlangıç noktasıdır.

                        Deniz Ertoğlu

11 Haziran 2011 Cumartesi

...ÜMİT DUYGUSUNUN KARMAŞASI....

Daha önce insanın doğa şartlarına uygun olmamasından, bu durumun insanı güçsüz kıldığından bahsetmiştim. İnsan, hayatta kalmak, soyunu sürdürmek için çareyi doğayı kendine uydurmakta bulmuştu. İnsanın usu, ussal bir varlık olması, onu diğer canlılardan ayrıştıran en belirgin özelliği kabul edilmiştir.

İnsanın doğaya karşı güçsüzlüğüne rağmen hayatta kalması küçümsenmeyecek bir başarıdır. Hayatta kalmak kolay olmamıştır hayatını sürdürmesi de kolay olmayacaktır. Hayatı boyunca karşılaştığı güçlerle başa çıkmak için “us” yeterli olacak mıdır? Us, çok güçlü bir kontrol merkezi olsa da onun da bir destekçiye ihtiyacı yok mudur?

Zamanla ortaya usu etkileyen yönlendiren duygular çıkmıştır. Hırs, mutluluk, üzüntü, acı gibi duygulardır bunlar. Hırs, usla birlikte hareket eden usu yönlendiren duygulardan biridir. Tarihimize baktığımızda savaşlar, topraklarını genişletmek isteyen güçler yaptıkları stratejik planlarla uslarını, kazanma hırslarıyla duygularını öne çıkarmakta us ve duygu birlikteliği zafer getirmektedir. Zaferler, zafer kutlamalarında ortaya çıkan cümbüş eğlence, mutluluğun, en güzel sergileniş şekillerinden biridir.  Kaybedilen savaşlardaysa ortaya çıkan sessizlik, hüznün sessizliği anımsatmaktır.  Savaş gibi olağanüstü olayların dışındaki gündelik olaylarda da yaşanan olaylar karşısındaki tepkilerimizi usumuz ve duygularımız belirlemektedir.

Kazançlar mutluluk, kayıplarsa üzüntü sebebidir. Mutluluk, kabul edilesi,  kabul edilesi duyguların en güçlüsüdür. İnsanın yaşama sevincini arttırır, mücadele etme gücü verir. Peki ya kayıplar, kayıplar, bunun tam tersi çok güçlü ümit kırıcı, yaşam sevincini azaltıcı etkiye sahiptir. Kayıplardan sonra yeniden denemek zaman zaman yarattığı olumsuz etkilerden dolayı tercih edilen bir yol olmaktan çıkar. Bu durumlarda insan tekrar denemeye itecek, olumlu duygulara yönlendirecek bir güce ihtiyaç duyar. Ümit etmek, ümit duygusu, olumsuzluğu olumluya çeviren en güçlü duygulardan biridir. Bunu mitolojik bir hikaye olan “Pandora’nın kutusu” da çok iyi yansıtır:

“Tanrıların tanrısı Zeus, tanrıların dağı olarak da bilinen Olimpos Dağı'ndan ateşi çalıp insanlara götüren Prometheus'u ve onun yandaşlarını cezalandırmak için, oğlu Hephaistos'a bir kadın yaratmasını söyler. Hephaistos, bir parça toprağı su ile karıştırıp çamur hâline getirir ve ardından bu çamura şekil verir. Bilgelik tanrıçası Athena da çamura el becerilerini öğretir ve beline süslü bir kuşak bağlar. Ardından, aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit, bu varlığa kadını kadın yapan nitelikleri verir. Artık bu çamur, güzel, tutkulu, şehvetli ve heyecanlı bir valık hâlini almıştır. Daha sonrasında ise Hermes, bu varlığa kötülük aşılar ve onu yalancılık, düzenbazlık gibi şeytanî duygularla donatır. Son olaraksa Zeus, dört rüzgar estirerek bu varlığa can verir ve 'bütün tanrıların armağanı' anlamına gelen "Pandora" ismini koyar. Pandora, herkesin dikkatini çekecek derecede özenle yaratılmıştır ve son derece alımlıdır. Sıra, ateşi çalan Prometheus ve yandaşlarını cezalandırmaya gelmiştir. Zeus, Pandora'ya, içinde türlü kötülüklerin bulunduğu kutuyu vererek onu Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a yanına yollar. Epimetheus, ağabeyinin Zeus'tan gelecek hiçbir şeyi kabul etmemesi yönündeki uyarısını dikkate almaz ve Pandora'nın güzelliğine kapılarak onunla evlenir. Bu zamana kadar kötülüğün ne anlama geldiğini dahi bilmeyen erkeklerin, yani insanların, "kötülük" ile karşılaşması çok sürmeyecektir. Zira, belli bir zaman sonra, her zaman yanında taşıdığı bu kutunun içinde ne olduğunu merak edip kutuyu açan Pandora, yeryüzüne türlü kötülüklerin ve felaketlerin dolmasına sebep olur. Bunu gören Prometheus, kutunun kapağını derhâl kapatır; fakat kötülük ve fenalıklar yeryüzüne çoktan yayılmıştır. Durumun bu kadar kötüye gittiğini gözlemleyen tanrılar, bundan büyük bir üzüntü duyarlar ve kutunun alt kısmına "umut"u koyarlar. Prometheus kutuyu tekrar açar ve bu sefer umut, ümit  yeryüzüne yayılır. Bundan böyle insanlık, bu umut, ümit sayesinde kötülüklerin üstesinden gelmeyi başarabilecektir.”
Buna karşı çıkan görüşler daha vardır. Bu görüşlerden biri “ümidin kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır” diyen Nietzsche’ye aittir. Bu düşüncenin yanlış olmadığı da bir gerçektir. Ümit etmek, ümit ettiğine ulaşamamak insanda yoğun bir üzüntüye ve işkenceye neden olması kaçınılmazdır… Burada Nietzsche’nin gözden kaçırdığı önemli nokta, ulaşabileceğimiz konularda ümit edersek işkencenin önlenebileceğidir

Ümit etmenin,insanları hayata bağlayan onları güçlendiren güçlü kılan bir duygu mu olduğu yoksa polyannacılık oynamaktan avunmaktan ibaret mi olduğunu netleştirmek imkansız  denecek kadar zor görünmektedir.Fazlasyla göreceli bir kavram ve duygu olması kesin sözcüklerle ifade ediş çabalarımı nerdeyse imkansız kılmaktadır.Bu yüzden sözlerimi ... ile sonlandırıyorum... 

6 Haziran 2011 Pazartesi

GİZLİ HAZİNEMİZ “ MERAK”

  Merak kavramını,  bir şeyi yapmaya, öğrenmeye duyulan yoğun istek olarak yüzeysel olarak ifade edilirse yanlış olmayacağını düşünüyorum. Ama benim için “merak”,  bu yüzeysel tanımdan çok daha fazlasını içeren insanlığın bugünlere gelmesine ve daha da ileri gitmesini sağlayabilecek tek kavram.

  İlk olarak korku duygusu ortaya çıkmış, ilk insan,  kendisinden aşağıdakilere aldırmamış fakat kendisinden yukarda olanlardan korkmuştur. Gök gürlemesi, şimşek çakması, yıldırım düşmesi hayvan saldırıları ve benzeri olaylardan korkan ilk insan anlam arayışına düşmüş ve merak duygusunu hissetmeye başlamıştır.  Merak duygusu ve yaşanan olayları ilk insan kendisinden üstün bir güç olan Tanrı düşüncesiyle açıklamaya anlamlandırmaya çalışmıştır. Tanrı düşüncesi, fiziki güçlere, yıldızlara, putlara, karşıt ilkelere, büyük yargıca, evrene evrenin ruhuna tapınma şeklinde değişim ve gelişim göstermiştir.

  Tanrı düşüncesi insanlara anlamlandırması gereken bir kavram, bir gerçek daha sunmuştur. Ölüm kavramı da tıpkı Tanrı kavramında olduğu gibi insanlarda korkuya sebep olmuş ve ölümü de korkulacak bir kavram olmaktan çıkarmak, anlamlandırmak istemişlerdir. İnsanın öleceğini bilmesinin insan hayatının üzerinde farkında olunmasa da yavaşlatıcı bir etkisi vardır. Ölüm düşüncesi yaşam sevincinin azalmasına ve bu sevincin yarıda kalmasına neden olur. İnsan eğer öleceği günü bilseydi bir gün dahi yaşamayı başaramazdı. İnsanın öleceği günü bilmemesi ve ölümle her gün karşılaşmaması ölümün yaşam üzerindeki yavaşlatıcı kırıcı etkisinin azalmasına yardımcı olur. Hele ki ölümün kişisel bir kavram olduğu kadar toplumsal bir kavram olduğu da düşünülürse her an ölüm gerçeğiyle yüzleşen insanlardan oluşan bir toplumun ilerlemesi de kaçınılmaz olarak yavaşlayacaktır. İlk insan tabiî ki ölüm kavramını bu derece anlamlandıramadı fakat kafalarındaki ölümle ilgili anlam karmaşasını ölümden sonra hayatla anlamlandırmayı denedi. Din, Tanrı bu noktada insanların sığınağı, tutunduğu dal olmuştur. Bunu Tanrı’yı yücelterek, “insanların ölümlü tanrılar, tanrılarınsa ölümsüz insanlar” olduğunu söyleyerek ifade etmeye çalışmışlardır.

Ölümün anlamlandırılması, insanın kendini tanrının benzeri sayması korkuları yok etmede yeterli olmamış, anlam arayışı bugünlere kadar süregelmiştir. Din ve Tanrı düşüncesinde daha da ilerlenmiş ve sonsuz evrenin varlığını anlamak ve açıklamak için Tanrı ve din düşüncesinin gerekmediğini ileri süren Budizm’e kadar gelinmiştir. Ve ölümden yepyeni bir kavram olan ölümsüzlük kavramı doğmuştur. Terzi Hermes’in evrensel düşü bunu çok iyi yansıtmaktadır.:
  “Kocaman boşluğun en altında ölümlülük mekanı dünya, en üstünde de ölümsüzlük yeri Zuhal yıldızı… Zuhal yıldızı, evrenselin gizini taşımaktadır. Zuhal, parlak bir ışık içindedir. Ruhlar oradan koparak, dünyaya doğru düşmeye başlarlar. Düşüş, büyük ışıktan uzaklaşıldıkça, yavaş yavaş koyulaşan karanlığa doğrudur. Işık ruh, karanlık ise maddedir. Ruh kısa bir sınama için yeryüzüne inip maddeyle birleşecek ama maddeye boyun eğmeyecektir. Ruhun maddeye boyun eğmesi ona yenilmesi demektir. Eğer sınavı geçemezse ruhtaki ışık sönecek ve ruh karanlıkta kalacaktır. Karanlıkta kalan ruh zamanla karanlığın içinde eriyip yok olacaktır. Sadece salt gerçeği öğrenmeyi başaran ruhlar başarılı olacaklardır. O aydınlık şuura ulaşmak için istemek yeterlidir. Yükselen ruh, tüm güzellik, tüm güç, tüm akıl ve Tanrısallığı kendi içinde bulmuş olacaktır. İşte bu ölümsüzlüktür. "

   O zamandan bu zamana gelmemizi sağlayan merak kavramını yüzeysel ifade edişlerden kaçınmalıyız. O zamanlarla bu zamanlar arasındaki uçurumlar merak sayesinde kapatılabilmiştir. Ölüm, Tanrı, Ölümsüzlük,  hangi kavramı, gerçeği anlamlandırmaya çalışırsak çalışalım temelde merak olmadan hiçbirini anlamlandıramayız… Merak duygumuzu kaybetmemeye, ona sahip olmaya çalışalım tıpkı küçük çocuklardaki merak duygusu gibi canlı tutalım yaşatalım… İnadına merak etmenin yasaklandığı, tehlikeli görüldüğü zamanımızda "Merak'a" sıkı sıkıya tutunalım ki böylece o günlerden bugünlere, bugünlerden de geleceğe bakabilelim…

                    Güner Deniz Ertoğlu
 

5 Haziran 2011 Pazar

US İLE GELEN İNSANLIK

Taştan, topraktan bitkilerden, hayvanlardan başlayıp insana kadar süregelen bu süreç nasıl bir süreçtir? Peki ya insanın, bitkiler hayvanlar arasından sıyrılıp bu derece gelişmişimi başkalaşımı, insanlaşması neden ve nasıl olmuştur?
Bu başkalaşmanın açıklamasını bulmaya çalışan birçok isimden söz edebiliriz. Bu isimlerden biri Hollandalı anatom Louis Bolk’tur. Louis Bolk’a göre bu başkalaşmanın nedeni, bireysel gelişmedeki gecikmelerdir. Hayvanlar doğduktan birkaç gün veya hafta sonra yürür, insan ise 1 yıl sonra yürümeye başlar. Hayvanların büyümesi birkaç ay yada yılda biter fakat insanın büyümesi 19 yıl sürer. Hayvanlar tüylü olarak doğar insan ise doğumundan 15 yıl sonra tüylenmeye başlar. İnsan bu ve benzeri birçok durumda embriyo durumda kalır. İnsanın geç kıllanması, geç yürümesi, geç büyümesi gibi gecikmeler aslında insanın yok olmasına sebep olacak güçsüzlüğünü gözler önüne sermektedir. İnsan bu güçsüzlüğünden dolayı çevresine uymaz, uyamaz. Oysa her hayvan çevresine uyar, çevrenin gerektirdiği şartlara uygun olarak yaşayabilir.  İnsan çevreye uyamadığından, çevresini kendine uydurmak zorundadır. Hayvanlar kıllanarak soğuğa karşı korunarak yaşarlar. İnsan ise kıllanamayacağından hayvanların derisini yüzüp sırtına geçirerek yaşamını sürdürür. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi insan, çevresine karşı güçsüzlüğünü aşmayı, çevresini kendisine uydurmayı aklını kullanarak başarmıştır.

  Alman antropolog Arnold Gehlen ise başkalaşımı açıklamaya her insanda hayvanlık olduğunu söyleyerek başlar. İnsanın yaşamını hayvanlar gibi çevresine uymasına değil, çevreyi kendisine uydurmasına borçlu olduğunu söyler. Bu durumun insana özgü bir nitelik olduğunu da ekler. Hayvanların bütün davranışlarının doğaya uygun olduğunu, insan davranışlarının ise tamamen doğaya karşı olduğunu ifade eder. Dik yürümenin insanı özgürleştirdiğini, ayaklık etmekten kurtardığını, ayaklık etmekten kurtulmuş ellerin zekanın güdümüyle aletleri işlemeye başladığını savunur. Kısaca insan özgürlüğünü, beyin el diyalektiğine borçludur diye özetler.
  
Karşıt görüşleri savunan kuramlarda var. İnsanın hayvanla arasında hiçbir nitelik farkı olmadığını insanın sadece gelişmiş zekalı bir hayvan olduğunu öne süren kuramlardır bunlar. Bu kuramlara göre:
 İnsanı insanlaştıran dilin, beynin işi olduğunu ve maymungillerde de kendilerine özgü bir dil bulunduğunu Gerner ve Schwidetzky  gözlemleriyle doğrulamıştır. İnsanda görülen eksik organların görevleri beyne yüklenmiştir. İnsandaki eksiklikler ve eksik organların görevlerinin beyne yüklenmesinin insanda gerilemelere sebep olduğu ileri sürülmüştür . Eğer insan soğuktan korunmak için hayvanların derisini yüzmeyi beceremeseydi, soğuktan donmamak için insanda tüylenecekti varsayım olarak kalmıştır.

  Bilimsel bulgularsa insanı insanlaştıranın emek olduğunu ileri sürüyordu. İnsan emek harcayarak üretir, hayvan ise doğada bulduklarıyla yetinir. İnsan elleriyle alet icat etmiş ve el yetkinliğini yaptığı işlerle arttırmıştır. Elin işle, işin de elle karşılıklı etkileşimi insanları birbirleriyle iletişim kurmaya itmiştir. Dil de böylece iletişim ihtiyacından doğmuştur. Dil insanı insanlaştıran ama her şeyden önce toplumsal bir varlık haline getiren gelişmelerden biridir. Ormanda hayvanlar tarafından yetiştirilmiş çocukların insanların arasına karıştıklarında insandan doğmuş olmalarına rağmen insanlıktan çok uzak davranışlar sergilemeleri insanın ancak toplum içinde insan olabileceğinin kanıtıdır.  İlk düşünen insanın, ilk konuşan insan olduğu düşünüldüğünde, dil tek başına düşünceden soyutlanarak var olamayacağı anlaşılmaktadır. Düşünce ve dil diyalektiği insanı dünyaya açılan ilk toplumsal canlı konumuna getirmiştir.

  Peki ya hayvansal yanımız olarak bildiğimiz içgüdülerimiz? İçgüdü kavramını belli bir olay karşısında gösterilen belli bir tepki bir davranış olarak ifade edebiliriz. Düşmanını gören bir hayvan bağırır, saldırır ya da kaçar. İnsanın nasıl davranacağı ise içinde bulunduğu sosyal ve etik şartlara göre değişkenlik gösterir. Eğer düşmanını gördüğü anda işine kaçmak değil de düşmanına sarılmak geliyorsa düşmanına sarılabilir, hatta öpebilir bile. Ama bu davranışından dolayı içindeki huzursuzluğu da yok sayamaz. İnsanın içgüdüsü işte bu kadar zayıftır. 

   İnsanı insan yapan emek, iş eylemdir. Görme, duyma, tat alma, düşünme, konuşma insanı hayvan kategorisinden kesin çizgilerle ayırır. Hayvanlar davranır, insanlar eylemleştirir. Davranıştan farklı olarak eylem, moral olarak yargılanmış, ahlaksal bir yapı etik gerektiren özgürlükle var olabilen bir kavramdır. Genelleme yapmaya çalışırsak insanın gerçekleştirdikleri eylem, hayvanlarınki ise davranış ağırlıklıdır.

     İnsanı hayvandan ayıran özelliklerinden en önemlisinin düşünmek,  sorgulamak, konuşmak, üretmek ve toplum içinde yaşabilmek gibi eylemleri gerçekleştirmesini sağlayan bir kontrol merkezine akla sahip olmasıdır.

1 Haziran 2011 Çarşamba

YAŞANILASI HAYATLARA GİDEN YOL:)


  Bazen bir soru takılır aklınıza bir türlü cevabını bulamazsınız.Son zamanlarda o sorulardan biri olan "Ben Kimim?" sorusunu sordum kendime..Cevabı çok basit görünüyor hatta bildiğinizi sanıyorsunuz..Bende öyle sanıyordum..Ama  bilmediğimi farkettiğimde kafamda bir soru daha oluşuverdi hemen..Nasıl bilmem ben kim olduğumu nasıl?
    Adım Deniz! Benim adım Deniz! diye üç kere beş kere tekrarladım  yüksek sesle..Ama yeterli değildi..Cevabı düşünmeye odaklanmışken bir ses duydum sandım..Saçmalama burda tek başınayım ses falan yok  derken yine duydum o sesi...Fısıltı gibiydi çok zayıftı çok zor duyuluyordu...Duymamayı seçtim ve aklımı başıma toplamaya ve  kahve içmeye karar verip tam mutfağa yönelmiştim ki  yine o ses..Resmen beni takip ediyordu ve bana;
-Sen bu korkak değilsin olmamalısın " diye fısıldıyordu.
Sinirlenmiştim..
-Korkak mı? Ben mi? Sen ne dediğini sanıyorsun? diye bağırdım içimden çığlıklar atan ama duymaya çalıştığımda "sadece bir fısıltıdan ibaret olan o sese..
Kızgındım gerçekten kızgın! Napmaya çalışıyorsun sen diye bağırdım kimle konuştuğumu bilmeden..Ve kendi sesimden korktum sessiz evin içinde her yerde yankılanmıştı sanki...Hiç konuşmadan durdum bir süre sakinleşmeye çalıştım..Dikkatle dinleyince içimdeki sesin de sustuğunu farkettim..
-Ee nihayet! diye seviniyordum ki..
-Gittiğimi mi sandın dedi yine o kulak tırmalayacı garip fısıltısıyla!!
Off yine mi o kulak tırmalayan fısıltı! Çok anlamsız! "kulak tırmalayan fısıltı" . Zıtların birlikteliği desem ..Yok yok bu zıtların birlikteliği falan değil..Peki ama  ne bu? Anlamlandıramadığım bir şey bu!
-Anlamak mı istiyorsun? diye sordu birden.
Bunu sorarken yine kulağımı tırmalamıştı sesi!
-Evet anlamak istiyorum derken buldum birden kendimi.
Gerçekten anlamak istediğimden emin olmak ister gibi vurgulaya vurgulaya en yüksek ses tonuyla;
-Emin misin anlamak istediğine dye  sordu.
-Evet anlamak istiyorum dedim ya! Hadi anlat artık!
Bu kez alttan aldı.
-Tamam tamam kızma hemen anlatıyorum.
"Ben senim diye başladı sözlerine.
Nası yani demek istedim ama sustum.Merakım çok güçlüydü  sesimi çıkarmak istesemde çıkaramadım..
-Evet evet ben, senim diye devam etti
İçimden nasıl yani diye sorduğumu mu duydu acaba dedim kendi kendime.Oysa anlatmaya hiç ara vermeden devam ediyordu.
-Ben senin içindeyim.Hayatın koşuşturmacasında duymayı unuttuğun sesinim ben!
İçimden bu kadar kulak tırmalayan dayanılmaz bir sesi nasıl duymam diye geçirdim...Anladım! Sen benim vicdanımsın diyordum ki rahatlamış bir şekilde, daha ağzımı açamadan;
-Hayır! Ne vicdanı! Sana "ben senim diyorum ya! Vicdanı da nerden çıkardın diye bağırıyordu..
Ses tonundan anladığım kadarıyla onu kızdırmıştım.Ama daha fazla tutamadım kendimi ..
-Ee nesin sen in misin  cin misin?
-Ben, senim!
Tutturmuş bir "ben, senim gidiyor!
Sus da dinle dedi o dayanılmayacak seviyeye çıkan kulak tırmalayacı sesiyle.
Sustum..Taa ki o tamam sözlerim bitti bu kadardı diyene kadar...
-Ben, senim! Ruhunum.İçindeki sesinim.Görünmezim evet ama bedenden, bedeninden daha güçlüyüm.yıllardır içerde unutulmaktan, mutsuzluktan bıktım,yoruldum, ve de boğuldum.Artık mutlu olmak istiyorum.Artık beni dinleyerek yaşayacaksın!
-Zaten seni dinlemiyor muydum? diye sordum onu kızdırmamaya özen göstererek.
-Hayır.Dinlemiyordun yoksa bu isyanım niye?Artık ne istediğini görmeni, benim sözlerimi sesimi duymanı istiyorum.Duymakla da yetinmemeni uygulamanı da istiyorum tabiki..
Peki ne istiyorsun diye sordum. Kafamda hala soru işaretleri dolaşıyordu.
Bak hala ne istiyorsun diyorsun! diye bağırdı.
Onu kızdırmıştım yine..
Ne istiyorum diye sormalısın.doğru olan bu!Ben senim anlasana!
-Peki ben ne istiyorum diye sordum daha fazla kızdırmamak için onu.
-Çok basit bir şey..Huzur ve mutluluk..
-Çok mu basit?Basit olan gerçekten bu mu? Bu hayatta, huzur ve mutluluk kadar zor bulunan başka ne var?Sen içerde kala kala dünyayı,hayatı görmeyi unutmuşsun!
-Ben dışarıyı görmeyerek birşey kaybetmedim ama sen içindeki beni görmeyerek, duymayarak çok şey kaybettin ve hala  da kaybediyorsun! Sana verilen mutlu ve huzurlu yaşama şansını kaybediyorsun!
Nasıl olduğunu anlamasamda ikna olmuştum.Haklıydı..Hayat benim hayatımdı artık istediğim gibi yaşamaya başlamalıydım..
Ses tekrar yükseldi.Son birşey daha var söylemek istediğim..
-İnsanlara da söyle bunları, içlerindeki sesi duysun ve takip etsinler.Paylaş ki mutluluğun artsın!
Yine haklıydı.Paylaşmalıydım..

Ve bu yazımda sizinle bunu paylaşıyorum.Sizde benle ve insanlarla paylaşın ki içindeki sesi duyanlar ve mutlu insanlar artsın..İçimizdeki bilgeyi görmezden gelmeyelim, görmezden de gelinmesine de  izin vermeyelim..Her paylaşım bizi daha mutlu ve huzurlu bir topluma,hayata doğru götürecektir:)
Güner Deniz Ertoğlu
               

“GERÇEKTEN “ AYDIN BİR GÜNE GÜNAYDIN…

Bugün değişik bir gün…Oysa her zamanki  gibi sıradan bir güne uyandığımı sanıyordum.Hani “hep aynı” diye sıradanlıktan sıkılır ya insan bende fazlasıyla sıkılmış hatta bunalmıştım sıradanlıktan..Dünyada anlayamadığım kaçınılmaz olarak da  anlaşamadığım insanların çoğunlukta olduğunu üzüntüyle kabul edeli çok oldu hayatın acı bir gerçeği olarak…
O kabulleniş sıradan hayatımı daha da sıradanlaştırdı ve o sıradanlığın içinde boğulmamak maalesef  benim hayat mücadelem haline geldi..Hayatın içinde merak uyandırıcı konular insanlar arar oldu gözlerim..Felsefe de  psikoloji de merak duygusunu yakaladım ve hiç bırakmadım..Ama hala  merak uyandıracak insan bulamamıştım..
Bugün gözlerimin aradığı tanımaya değeceğini düşündüğüm merak ettiğim insanlardan birini; bir oyun yazarını tanıdım…Sohbet ettik..Daha çok ben konuştum itiraf   ediyorum…Hayatımda ilk kez bir oyun yazarıyla tanışıyordum gergindim de nedense..Sonradan anladım sebebini..Sıradanlığı bozan insanla tanışma inancım o kadar zayıflamıştı ki karşımda oturan insanın gerçek olup olmadığını anlamakla  uğraşıyordu beynim gizli gizli..Bu çatışma germişti beni fazlasıyla…Karşımdaki insan bu durumun farkında gibiydi  sanki..Yada farkında olmasını ama yüzüme vurmamasını umdum içten içe..Ben bile bilmiyorum…Zamanla azaldı gerginliğim sanki ama yok olmadı..Ah hayat ah! İnsanlar, hayat , tekdüzelik hep senin yüzünden bu hallerim..
Karşımdaki insanın tekdüzelikten arınmışlığı görmezden gelinecek gibi değildi hayatın bende yarattığı kendimin bile farkında olmadığım sinsi etkilere rağmen. Bu insana sormak istediklerim vardı sormadım , soramadım aklıma bile gelmedi sormak istediklerim..Farklı olduğunu anlamak tanıyormuşum gibi hissetmeme neden olmuştu..Empati dedikleri bu olsa gerek…Soramadıklarım için pişmanlıktan eser yok..Ben karşımdaki insanı tanımıştım tanımam gerektiği gibi..Sıradan sorular sormadan empatiyle..
Merak ettiğinizi biliyorum kim bu söyle artık dediğinizi duyar gibiyim…Biraz daha  merak edin emin olun merak etmeye de sabretmeye de değer..Hem daha söyleyeceklerim bitmedi ..Çok konuşurum söyleyeceklerin hiç bitmez bilirim  bu kez farklı..Sabır biraz  daha sabır..
Karşımdaki insan farklı  bir  karakterim olduğunu söylüyordu hatta kendisine benzediğimi “ sende benim gibisin” diyerek benim için çok iddialı olan sözlerle  ifade ediyordu..Oyunlarını hayranlıkla izlediğim bir oyun yazarının kendisine benzediğimi söylemesi nasıl bir his kelimelerle ifade edebilir miyim?  Bir  denemeliyim….

Yok olmuyor kelimeler yetersiz…en iyi ifade şekli ben bu insanı tanımaktan “GERÇEKTEN” memnun oldum..”GERÇEKTEN MEMNUN OLDUM…”Gündelik hayatta tanışıp memnun oldum deyip de bir daha görüşmediğimiz insanlardan farkını ifade etme çabasını “GERÇEKTEN” kelimesiyle yansıtmayı umuyorum..Yansıtabilip yansıtamadığımı okuyana okuyucuya bırakmaktan başka çarem yok..
Ama tek çaremizin farklı insanlara, o insanları tanımaya ve onlarla birlik olmaya toplum olarak  muhtaç olduğumuz..Keşke tanımayanlarda tanıma şansı bulsa ve uyansa bitmek bilmeyen kış uykusundan ve güneş doğsa aydınlansa ortalık.. …Nu insanın en karakteristik özelliğini sizlerle paylaşmış oldum..
Evet bu insan aydın ve aydınlık bir insan..Ülkesini toplumunu sanatıyla  aydınlatmak isteyen ışığını sanatıyla insanlara yansıtan insanlardan biri..Aydınlık gazetesinin yazarlarından biri bu insan..bu  İnsanın beni aydınlatan insanlardan birini daha tanıdığını öğrendiğimde şaşkınlığımı gizlemeye çalıştım..Aslında şaşırmam çok yersizdi..Etrafını aydınlatan insanların azınlık da olsa birbirini tanımasından daha  doğal ne olabilirdi ki?

Bugün gerçekten aydın bir gündü..”GERÇEKTEN” aydınlık günlere Günaydın demek için herkes yazım boyunca bahsettiğim insanları tanımalı..
Artık bu insanların kim olduğunu söyleme zamanı…Sabırla kim olduğunu öğrenmeyi beklediğiniz isimler Hülya Arslan ve Tuncer Cücenoğlu ..
Beni aydınlattılar azınlık olduğumuz  halde güçlü olduğumuzu daha  da güçleneceğimizi bana  gösterdiler..Bunu herkes görebilir bu insanlar kitaplarıyla oyunlarıyla onları görmemizi ve özellikle aydınlanmak için hazır olduğumuzu görmek istiyorlar..Bu insanların kitaplarını, yazılarını  okuyup, oyunlarını izleyip başlangıç yapabiliriz çok geç olmadan..Gerisi çorap söküğü  gibi gelecektir..Bu insanlar bize yardımcı olmak için hazır  bekliyorlar..Önemli olan biz insanların hazır olması ..Ve bence artık hazırız “GERÇEKTEN” aydınlık günlere günaydın demeye…

                                                   Güner Deniz  Ertoğlu